Zamanın Gösteremediği

Yazar Hakkında: Beyza Nur

Lale

            Berra, yağmurun camlara vuran sesiyle uyandı....
Devamını Oku

 

 

Kasabanın en eski sokağında küçücük bir saatçi dükkânı vardı. Kapısı her açıldığında tavana asılı pirinç çan hafifçe çınlar, içeriyi birbirine karışan tik-tak sesleri doldururdu. Duvardaki ahşap saatler, cam vitrindeki cep saatleri, yılların yorgunluğunu taşıyan köstekli saatler… Hepsi sanki aynı zamanı değil de ayrı ayrı hayatları anlatıyordu.
İçeri girenlerin gözü ise eninde sonunda kapının tam karşısındaki eski tabloya takılırdı.

“Her saat zamanı gösterir; ama hiçbir zaman gerçeği göstermez.”

Bu cümle, ömrünü çarkların ritmine adamış Ali Usta’ya aitti. Yaz tatillerinde dükkâna gelen çırağı Yusuf, ustasının yalnızca el maharetini değil, konuşmadan anlattığı o derin sakinliği de öğrenmeye çalışıyordu. Saat tamir etmeyi biliyordu belki; ama Ali Usta’nın insanlara bakışını henüz çözememişti.

Güneşin sokağa eğik vurduğu durgun bir öğleden sonraydı. Dışarıda insanlar bir yerlere yetişme telaşıyla yürüyordu. Kimse kimsenin yüzüne uzun uzun bakmıyor, herkes kendi saatine yetişmeye çalışıyordu. Yusuf, tezgâhın üzerinde duran ince vidaları temizlerken o gün dükkâna giren müşterileri düşündü. Kimi sessizce saatini bırakıp gidiyor, kimi tamir bahanesiyle oturup derdini anlatıyordu.

Garipti. İnsanlar çoğu zaman bozuk saatten önce kırılmış kalplerini çıkarıyordu masanın üzerine.

Yusuf’un dalıp gittiğini fark eden Ali Usta, elindeki cep saatinin kapağını usulca kapattı.

“Ne düşünüyorsun bakalım?” diye sordu.

Yusuf başını kaldırdı.

“Usta, insanlar neden sana saatten çok dertlerini anlatıyor?”

Ali Usta hafifçe gülümsedi. Parmaklarının arasındaki küçük vidayı avucunda çevirdi.

“Ben de gençken bunun cevabını bilmiyordum,” dedi. “Yıllarca saat tamir ettiğimi sandım. Sonra fark ettim ki en çok insanların suskunluğunu dinlemişim.”

Dükkânda kısa bir sessizlik oldu. Sadece duvardaki saatlerin düzenli tik takları duyuluyordu.

“Bak evlat,” diye devam etti, “insanlar tamir edilmesi gereken tek şeyin yalnızca saatleri olduğunu sanıyor. Oysa biraz dikkatle bakarsan anlattıklarından çok anlatamadıklarını görürsün. Bir insanın yüzüne gerçekten bakmayı öğrenirsen, bazen tek kelime etmeden ne taşıdığını anlarsın.”

Yusuf dikkatle dinliyordu.

Ali Usta derin bir nefes aldı.

“Ben de bir zamanlar insanları söyledikleri sözlerle tartardım. Sonra hayat bana başka şeyler öğretti. En yüksek sesle konuşan her zaman doğruyu söylemiyor. En sessiz duran da her zaman masum olmuyor.

Bir an durdu.

“İnsan ne güzel cümleleriyle tanınır ne de uzun suskunluklarıyla… Asıl kim olduğu, çıkarıyla vicdanı karşı karşıya geldiğinde belli olur.”

Yusuf’un aklına yeni bir soru takıldı.

“Peki usta… İnsan bildikçe neden daha yalnız oluyor?”

Ali Usta bu kez pencerenin dışına baktı. Sokaktan geçen insanları uzun uzun izledi.

“Çünkü herkes gerçeği aradığını söyler,” dedi yavaşça, “ama çoğu insan hoşuna giden şeyi duymak ister. Sen gerçeği gördüğünde, herkesin baktığı yerden bakamazsın artık.

Masanın üzerindeki büyüteci kenara bıraktı.

“Bir gerçeği öğrendiğinde onu zihninden silemezsin. Bir maskenin düştüğünü gördüğünde de o yüz sana bir daha eskisi gibi görünmez. Bilgi bazen insanı büyütür; bazen de kalabalıkların içinde bile yalnız bırakır.”

Bir süre daha sustular. Sonra Ali Usta yeniden konuştu.

“İnsan ömrü boyunca başkalarının hayatını merak ediyor. Kim yükseldi, kim düştü, kim haklıydı, kim haksızdı… Günler böyle geçiyor. Sonra bir gün aynaya bakıyor ve kendi hayatının en önemli sayfalarını hiç yazmadığını fark ediyor.

Bunu söyledikten sonra masanın kenarında duran eski aynayı aldı. Camı hafifçe buğulanmıştı. Yusuf’un önüne bıraktı.

“İşte öğrenmesi en zor bilgi burada saklı.”

Yusuf aynaya baktı.

“Kendini tanımak…” diye mırıldandı.

Ali Usta başını salladı.

“Evet. Herkes başkasının kusurunu görür. Ama kendi hakikatiyle yüzleşmeye cesaret eden insan çok azdır.”

O gün Yusuf, yalnızca bir saatin zembereğini kurmayı öğrenmedi. İnsan ruhunun da bazen durmuş bir saat gibi durabildiğini, onu yeniden çalıştıracak anahtarın ise başkalarında değil, insanın kendi içinde olduğunu ilk kez o gün anladı. Aradan yıllar geçti. Ali Usta hayata gözlerini yumduktan sonra dükkânın kapısını bu kez Yusuf açtı. Masanın üzerindeki büyüteç, eski pense, yağ şişesi… Her şey yerli yerindeydi. Sadece ustasının sesi eksikti. Duvara baktı. Eski tablo hâlâ oradaydı.

“Her saat zamanı gösterir; ama hiçbir zaman gerçeği göstermez.”

Yusuf tabloyu eline aldı. Yazıların yıllar içinde solduğunu fark etti. Sessizce temizledi, yerine astı. Sonra altına bir ayna ve küçük bir tahta parçası çaktı ve kendi eliyle şu cümleyi yazdı:

“Başkalarını tanımak meraktır; kendini tanımak ise bilgelik.”

Tam o sırada kapının üzerindeki pirinç çan yeniden çaldı.

İçeri yaşlı bir adam girdi. Yaşlı adam durmuş saatini tezgâha bıraktı. Gözleri önce aynaya ilişti. Kısa bir an durdu; sonra kendi yansımasına baktı.

Yusuf hiçbir şey söylemedi.

Ali Usta’nın yıllar önce bıraktığı sessizlik, o dükkânda hâlâ konuşuyordu.

Duvardaki saatler zamanı göstermeye devam etti. Aynanın gösterdiği ise zamandan çok daha eski bir hakikatti.

Yazar Hakkında: Beyza Nur

Lale

            Berra, yağmurun camlara vuran sesiyle uyandı....
Devamını Oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir