Telefon alarmından istediğim saati ve melodiyi ben seçerim, uyanmak için. Yine uyandırıldım ama beni uyandıran telefonum değildi. Sıcak bir öpücüğün ya da bir köpeğin tenime değdiğini hissederek uyanmayı unuttum.
“Canım!”
Sabahın erken vakitlerini inletti o ses. Yaşlı bir kadının boynuna sarılmış bir adam… Annesi miydi, teyzesi miydi, bilmiyorum. Görmedim ki. Sadece duydum. Zihnimde canlandırdım: arabadan inip sarıldı. Sesinde, boynuna sinen bir koku vardı. İki kolun arasındaki mesafenin kokusu. O sabahın alarmını ben kurmamıştım.
Hangi tarafa yattığımı bile hatırlamıyorum. Gözlerimi açtım. Tavan yoktu gördüğüm yerde. Hayatımda kimseye öyle “canım” diyememişim. Ya da kimse bana dememişti. Hiç duymadım. Filmlerde bile.
Seni hatırladım diyemem. Ama o ses bir yerden tanıdık geldi. Gözlerime bakmamıştın. Keten ceketimle konuşmuştun. “Bu sevginin otlarını hep ben temizleyemem.”
O anda kendimi bir eşikte buldum. Orman mıydı, zehirli bir şehrin kapısı mı, anlayamıyordum. Nefes almaya çalışıyordum. İnsan bir gün aynı hissi ya yük olmadan taşır ya da hiç taşımadan yaşar. Kapı oradaydı. Sığamadım. Eğildim. Geçemedim. Dolandım. Emin değildim. Daha çok küçüldüm. Ben küçüldükçe o daraldı. Ben kayboldukça o çoğaldı.

Tek kelimeyle harika. Sözcükleri böylesine ahenkli bir şekilde bir araya getirmek büyük ustalık.