Köye mecbur döndüm. Kolumda Sevda’nın aldığı bir bileklik vardı. Çocuğunun diş izi… Umarım onu hiç kaybetmem. Sevda sizin bildiğiniz gibi değil Amerika’da love diyorlar ona. O da Türktü benim gibi. Tohumlarımızın iki köy öteden atıldığı bir kadınla Michigan’da bir markette karşılaşmanızı da ateistlikle açıklayamazsınız. Amerikalı gibi kokmadı zihnimde. Kesinlikle İskoç olmalıydı. Kafasını kaldırıp çorap raflarında erkek çorabı arıyordu. Desenli çorapları aradığına göre eşi resmi bir işte çalışmıyordu. Üzerinde beline bağladığı bir ceket vardı günün ortasında. Krem pantolonuyla birlikte stiletto giymişti. O çoraba uzanırken hafızam da piç incire uzandı. Piç incirin rengi dudaklarını doldurmuştu. Çorabı ona uzattım, teşekkür ederim dedi. Türkçe biliyorsa ailesinden biri Türk olmalıydı. Sustum. İçine kapanık biriyim ben, aşılanmamış piç ağacıyım. Göğsümde taşıdığım beyaz atlet de köklerimi aşılayamadı. Piçim ben… Beni Bolu’dan evlatlık aldığı günden beri en çok teyzem severdi. Teyzem de beni arada piç diyerek severdi.
Kasaya kadar takip ettim onu. Ardından otoparka ilerledik. Araçlarımıza doğru yürürken çoraplar için tekrar teşekkür etti. Eşiniz çok renkli bir insan sanırım dedim. Eşimden ayrıldım, oğluma aldım dedi. Sonra ayakkabılarıma baktı: “İyi ki size desenli çorap almamışız. Oğlumunkilerle karışırdı.” dedi güldü.
Ben de güldüm. Onun da benden hoşlandığını düşündüm. Artık stilettosunun sesini değil, lastiklerinin sesini takip ediyordum. Aracının hareket etmediğini gördüm. Durumu anlattı; benim arabamla hastaneye gittik. Odaya girdiğimizde aşılanmış bir çocuk gibi sargılıydı oğlu… Özgür on bir yaşındaydı. On bir sondur, derdi teyzem. Sayıların da huyu vardı ona göre. Gece on biri geçti. Akrebe izin verdim. Hâlâ buradayım. Demek ki bazı sonlar geç kalıyor. Pencereden güneş doğuyordu. Çocuğunu eve götürmesi gerektiğini söyledi Sevda. Telefon geldi o anda. Hoparlöre aldı: oğlumuz nasıl oldu? Peki, dedi ve kapattı telefonu sevda. Hep böyle ama sanki bilmiyor. Eski kocam yeni model sağlıklı evlatlarıyla devam ediyor hayatına, diye söylendi. Sanki biz müzeyiz İskender, dedi bana love.
Eve götürdük Özgür’ü. Hiç böyle hayal etmediğim ama hep olmasını istediğim zamanlar neden geçmiyor, İskender? Dedi.
Bense sadece ufak bir kaçamak yapmak istemiştim. Sabah koltukta uyandım ve Özgür’den hırıltı geliyordu. Sehpanın üzerinde duran ilaçları kaptım, özgürün odasına doğru koştum. Love da oradaydı. Su bardağını tuttu ve su vermeden kullanması gerekiyor dedi. Bardağı komodinin üzerine bıraktım. Söyleyecek birkaç şeyim vardı. Söylemedim. Benim doktor olduğumu bilmiyordu. Tamam dedim.
Love “sanırım sen bu çocuğu hiç istememişsin” dedim, istemeden. Özgürle birlikte beni istemeyen bir insandan kaçtım. Babası serveti Özgür’ün üzerine bıraktı; beni cezalandırmak ister gibi. Benden de nefret ediyor. Ben de çocuğum olduğunu anlayamadım. Bazen Özgür’ün ölmesini istiyorum. Bazen mi diyorsun emin misin dedim. Sen de bazen şöyle olsun demedin mi hayatında İskender? Bana kalsa çocuğu doğurmazdım. Dedi. Şimdi telefona bakmam gerekiyor dedi ve salona geçti. Ben de Özgür’ün nabzını ölçtüm. Kalbi ölmeye niyetli değildi. Tanrı işte bir kumaş kesiyor rakamların kadifesinden.
Sevda odaya konuşarak girdi. Holdingi Özgür yönetiyor güya… Ben yeteneksiz bir terzinin kumaşı mıyım, İskender? Dedi. Koluma dokundu bana para teklif etti. “Ben bu çocuğu nasıl öldüreceğim?” dedi.
Yüzüme baktı.
“Öldüremem.”
Sonra koluma dokundu.
“Sen yapabilir misin?”
Elini çektim.
“Ne konuştun telefonda?” dedim.
Cevap vermedi. Yatağın ucundaki yastığı aldı.
Özgür annesine baktı.
Sevda yastığı yüzüne bastırdı.
Elini yakaladım. Özgür’ü altından çekmeye çalışırken çocuk bileğime yapıştı. Dişleri etime geçti. Bırakmadı. Ben Sevda’nın elleriyle uğraşırken o benim bileğimi ısırıyordu.
“Sevda, bırak!” diye bağırdım. “Ne söylediler sana?”
Yastığı çekip aldım. Özgür hâlâ bileğimdeydi.
Love ağlıyordu.
“Hadi,” dedi, “bunu yaparsak sen de marketlerde zengin kadın kovalamazsın artık.”
Özgür’ün ağzını bileğimden ayırdım. Yarım bir çember bıraktı kolumda. O anda aklım kadifenin rakamlarını toplamaya başladı. On ikiye ulaşamayan bir boşluktu bu…
Annem de beni o kadar istemiyordu ki öldürmek bile istemedi.
Özgür’ü gündüz on birde öldürdüm. Sondan tam on iki saat sonra.
İstifamı verdim. Yarım kalan hayatımı tamamladığımı sanıyordum. Yarısını öğrenmek için yola çıktım. Diğer yarımı bulmak için değil, hiç olmadığını görmek için Bolu’ya döndüm
O gece Sevda’yla Tanrı’yı konuşmuştuk. Bir yere gitmek için bilet alıyormuşuz gibi hesaplar yapmadan koltukta oturuyorduk. Michigan’daki karşılaşmamıza ikimiz de şaşırmıştık.. Tanrı böyle istedi demek günahlarımızın yarasını kapatıyor. Yokluğa inansam, varlığım ne olacaktı? Kaybolmak başka şeydi, silinmek başka. Özgür’ü öldürdüm. Onu silemedim. Kolumdaki yarım çember hâlâ on ikiyi bekliyor. Bolu’dayım…
