Asalet

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

Tam bugün bu saatte. Evet evet o kadar iyi hatırlıyorum ki. Öğleden sonra beşe yirmi kala. Tam olarak böyle sözleşmiştik. Peki o zaman neden hala gelmedi? Neden?”

Hizmetçi kız, beyaz kabarık elbisesinin uzun kuyruğunu birileri bir geri savurarak odada öfkeyle dolanan hanımını şaşkınlıkla izliyordu. Endişe içindeydi. Neredeyse yarım saattir kucağında tepsiyle beş çayını servis etmeyi bekliyordu. Ancak ne hanımı susuyor ne de kendisi ağzını açmaya cesaret edebiliyordu. Öylece mermer bir heykel gibi hareketsiz dikiliyor, bu öfke nöbetinin bir an önce bitmesi için içinden dualar ediyordu.

Kadın ise durdurak bilmeden söyleniyordu. Her şeyi ama her şeyi; yerdeki halıdan tavandan sarkan avizenin parlak taşlarına kadar, ne varsa suçluyordu. Bütün eşyaya hınçla bakıyor hele de şu işe yaramayan guguklu saatten nefret ediyordu. Tahta döşemeleri acımasız bir zevkle döven topuklarının sesi kendi sesine karışırken yatak odasındaki tüm mobilyalar adeta can çekişiyordu.

“Sana söylüyorum Marie. Sağır mısın? Bir şey söyle! Neden gelmedi? Yoksa gününü mü şaşırdım? Ha dur bakalım. Bugün ne günlerden? Cuma. Evet tamam. Gününü de şaşırmamışım.

Gözlerini tavana dikerek “Ah tanrım” diye inledi bu kez. “Benim gibi bir asilzadeye yapılacak şey mi bu? Neden ben ha neden ben?” diyerek yatağına kapandı. Yüzünü avuçlarının arasına alıp bir çocuk gibi ağlamaya başladı.

Hizmetçi kaç zamandır devam eden buhranlara bir yenisinin eklendiğini anladı. “Çok yazık!” diye geçirdi içinden. Onu bu hâlde görmek kendisine büyük bir ıstırap veriyordu. Olmayacak şeylerle harap olmasına yüreği dayanmıyordu.Yavaşça elindeki tepsiyi komodinin üzerine bırakarak yaklaştı. Hıçkırıklarla sarsılan kadının narin omuzlarının üzerinden eğilerek ürkekçe ve seslendi:

“Hanımefendi. Haddim olmayarak…Şeyy .. Beklediğiniz misafir kimdi acaba? En azından bilirsem…”

Kadın sustu. Bedenini doğrultarak yanaklarından süzülen yaşları elleriyle savuşturdu. Sonra da boynunu çevirerek haddini aşan hizmetkara iğrenerek baktı. Kızcağız bu bakışların altında öyle ezildi öyle ezildi ki kendini küçük birböcek gibi hissetti. Derhal geri çekildi. Onu böyle gören kadın ise umulmadık bir şekilde koyu bir kahkahayı basıverdi. Sanki biraz evvel sarsılarak ağlayan o değilmişçesine şimdi de katıla katıla gülüyordu. Duyguları fırtınada oraya buraya saçılan dallar gibi çırpınıyordu. Bu ani geçişler hizmetçiyi de şaşkına çevirmişti. Az önceki endişeleri yerini çoktan pişmanlığa bırakmıştı.

“Seni aptal kız” dedi sonunda oturduğu yerden. Kim olabilir?Düşümdeki o yakışıklı delikanlıdan bahsediyorum Şaşkın! Bak yine o aydınlık yüzü geldi aklıma! Uzun siyah favorileri,keskin bakışları, beyaz teni… Öyle de uzun boylu ki. Tam bir şövalye. Cesaretinden nezaketinden hiç bahsetmiyorum. AhhMarie! Sanki bir düşte gibiyim. Kanatlanıp uçacağım sanki. ”Sesi büyülü bir koku gibi yayılıyordu odada. “Ah aşk sen nasıl bir mucizesin!”

Başka bir dünyadaymışçasına salınarak kalktı yataktan. Sanki yürüyen o değildi. Orada duran, nefes alan, bu sözleri eden o değildi de bir hayaldi. Bakışları silikleşmiş sesi içine çekilmişti. Derken o çok sevdiği makyaj aynasının karşısınageçti. Bordo renkli rokoko sandalyeye yerleşerek başladı boyanmaya.

“Belki gecikecektir ha Marie. En iyisi makyajımı tazelemek”dedi gülümseyerek.

Hizmetçi kız artık ne hissedeceğini bilmez bir haldeydi. Bir yandan buhar olup uçmak gördüğü her şeyi unutmak istiyordu. Fakat öbür yandan ayakları ve kalbi ona durmasını emrediyordu. Eline ne geçirdiyse yüzüne cüretkârca süren, bir yandan iri sarı buklelerini düzeltip bir yandan da kendi uydurduğu şarkıları mırıldanan bu kadına merhametle karışık bir sevgiyle bakarken artık bedeni ruhundaki bu ağırlığı taşıyamayacağını hissettiriyordu. Sendeledi. Fakat neyse ki düşmedi. Son anda toparladı kendini.

“Nasılım” diye ısrarla üçüncü kez bağıran hanımefendisinin sesiyle irkilerek kendine geldi.

“Evet Marie sence de nefis gözükmüyor muyum?”

Kızcağız baştan aşağı boya küpüne dönen kadını ağır ağır süzdü. Kenarlarından taşarak kırmızıya boyanan dolgun dudaklara, aşırı pembelik verilerek şişirilmiş elmacıkkemiklerine, simsiyah boyanmış kahverengi gözlere bakıp dagerçek fikrini söylemesi imkânsızdı. Dipsiz bir kuyuya düşmüştü sanki. Aklının ona oynadığı türlü oyunlarla baş edemeyen zavallı kadını doğrularla incitemezdi. Hem neye yarardı ki doğrular; bir hayatı aydınlatmayacaksa? Yalana başvurdu:

“Harika görünüyorsunuz hanımefendi” dedi. Hanımı bu sözlerden ziyadesiyle memnun olmuştu. Ayağa kalıp kendinden emin bir havada kabarık saten elbisesini düzeltti. Duvarda asılı yağlı boya tabloların, odasını süsleyen paha biçilmez bibloların önünden kibirle ilerledi.

“Biliyor musun Marie bu elbiseyi geçen bahar baronun çay davetinde de giymiştim. Barones benim güzelliğimi görüncekıskançlıktan çılgına dönmüştü. Davette beni dansa kaldırmayan asil kalmamıştı. Bugün ise bu elbiseyi sadece onun için giydim. Ama o gelmedi ne yazık! Sence de tuhaf değil mi? ”diyerek bakışlarını ısrarla hizmetçisine çevirdi:

“ Yoksa korktuğum şey mi Marie?”

Kızcağız kısacık boynunu olduğu yere daha da gömerek susmayı tercih etti.

“Demek doğru ha!” diye tısladı hanım cevap gelmeyince. Belli ki yeni bir kriz geçirmek üzereydi. Olduğu yerde tepinmeye başladı. “Demek onu içeri almadınız. Tabi, tahmin etmeliydim. Annem denilen o kadından her şey beklenir. Nasılda düşünemedim! Aptallar nasıl yaparsınız bunu? Ah Tanrımal artık canımı, ah Tanrım! Neden yüzüm gülmüyor benim?Ah acılarım yakamı bırakmayacak mısınız?”

Kızcağız kulaklarına inanamıyordu.“Aman efendim yok öyle bir şey inanın!” diyerek sakinleştirmeye çalışsa da kadın onu duymuyordu. Deliye dönmüştü. Bir yandan ağzı köpürerek hakaretler ediyor, bir yandan da odadaki eşyalara saldırıyor;ne varsa kırıp döküyordu. Çay takımı fincanlarıyla beraber tuzla buz olmuş, ilaçlar halıya savrulmuştu. Ortalık savaş alanına dönmüştü. Neyse ki hizmetçi kız can havliyle kendini dışarı atmayı başarmıştı. Kan ter içindeydi. Önlüğünü ve kafasındaki bandanayı bitkinlikle çıkarıp kenara fırlattı. Üzüntüyle, ayaklarının altında usul usul gıcırdayan ahşap merdivenleri indi. Macide hanım endişeyle onu bekliyordu:

“Ne oldu kızım verebildin mi ilaçları? ”diye sordu.

“Yok Macide teyzeciğim nerede! Bizimki ortalığı birbirine kattı yine.

Kadın tombul elleriyle dizlerini dövmeye başladı.

“Vah başımıza gelenler vah! Sen de kusura bakma kızım ne olur!”

“Ne kusuru teyzeciğim” dedi Meryem tüm samimiyeti ile. “Varsın ben her gün hizmetçi kılığına gireyim lakin biziyileşecek dedikçe sanki kötüye gidiyor Türkan Abla. Kendini İngiliz asilzadesi zannetmesi bir yana bir de şövalyesi çıktı başımıza.”

“Aman kızım ne şövalyesi? ”diye haykırdı kadın.

“Düşünde mi görmüşmüş nedir? Onu kovdunuz diyerek payladı beni. Bir de senin gelinliği çıkarmış yine sandıktan. Saçlar desen lüle lüle. Böyle olmayacak Macide teyze, kötülüke ediyoruz biz ona. Ben kararımı verdim daha fazla dayanamayacağım. Hastaneye doktor beye gidiyorum”diyerek fırladı. Arkasından gelecek itirazları, feryatları dinlemedi bile. Dinleyemezdi. Paltosunu alarak çıktı konaktan. Dışarıda soğuk bir İstanbul rüzgarı esiyordu. Üşüdü. Hem de çok.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir