Ayva Güzeli

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

1-

Bir iki, üç… Dijital ekranda sayılar ilerledikçe içindeki heyecan büyüyor, büyüyordu. Yukarı katlara doğru ilerleyen asansörde, bu daracık alanda kendiyle hesaplaşması devam ediyordu Leyla’nın. Bitmeyen bir kararlılıkla. Numaraları izlemeyi bırakıp aynaya döndü. Son kez kendine bakmak istedi. Üzerine, omuzlarından akan boyalı, sarı saçlarına çeki düzen vermek, hafif akan, sağ gözündeki kalem lekesini toparlamak, ceketinin kemerini biraz daha sıkmak. Bütün bunlar  asansörden inmeden önce ona güç veriyordu. Bir yandan da içindeki heyecanla karışık öfkeyi silmeye çalışıyordu. Kafasından söyleyeceklerini geçirdi hızla. Kavga etmeden, bağırıp çağırmadan halletmek istiyordu her şeyi. Sükûnet… Sonrasında kavuşmak istediği tek şey sükûnetti. Aradığı tek şey. Sırf bu huzuru bulmak adına gelmemiş miydi zaten buralara? Yeniden, seneler sonra.

Neredeyse otuz beş yıl olmuştu. Evlenip de ayrılırken aslında yemin etmişti tekrar dönmemeye. Bir şeyleri yeniden, taptaze inşa etmeye çok hevesliydi. İhaneti parmak uçlarına dek yaşadığı kendi memleketinden kaçarcasına uzaklaşırken öyle de emindi ki kendinden. Unuturum sanmıştı. Fakat ne ona, aşkı ve sadakati cömertçe sunan kocası, ne gurur veren çocukları ne de içinde bulunduğu o saygın muhit… Onca zaman o keskin öfkesini dindirmeye yetmemiş, yetememişti. İçindeki fırtınalar bir türlü dinmemiş, hayatında başka başka yerlerde tezahür etmişti.

Ve sonunda beş ve altı. İşte bu kat. Leyla asansörün kapısı açılır açılmaz kendini dışarı attı. Boğulacak gibi olmuştu. Aniden her şey ama her şey başına üşüşmüş gibiydi. Boğazını sıkan her anı, onu bu daracık alanda köşeye sıkıştırmıştı. Kesik kesik attı adımlarını. Yirmi üç no.’lu dairenin önüne gelince duraksadı. Zile basmakla basmamak arasında kalmıştı. Derin bir nefes aldı. Ciğerleri adeta gelen havayı kabullenmiyor, zavallı kalbi artık durmak istiyordu.  Acaba hata mı ediyordu? Buraya gelene dek hata yaptığını asla düşünmemişti. Sonuçta suçlu olan o değildi. Hesap vermesi gereken de.  O yıllar önceki ihanetin, kaybolan güveninin, kendini mahkûm ettiği gurbet sancılarının, iflah olmaz yalnızlığının çoktan verilmesi gereken hesabının peşindeydi. Hakkını arıyordu. Ve artık kendini, kendine affettirmek istiyordu.

Oysa şimdi. Neden, niçin endişeye kapılıyordu ki? Dik durmaya karar verdi. Buraya kadar gelmişken vazgeçemezdi. Hayır! Elini zile götürüp bir defa usulca çaldı. Biraz bekledikten sonra ikinci defa bastı zile. Evde kimse yok muydu?  Kalbi, ruhunu hızla delip geçecek kadar hızlanmıştı. Bir yandan kapının açılmasını deli gibi istediği halde, bir yandan da verilen adresin yanlış olmasını umut ediyordu. Bu çelişki onu tanımadığı bu kapı önünde delirtmeye yetip de artıyordu. Derken terlik sesleri duyulmaya başladı. Evde biri vardı demek. Narin vücudunu dikleştirerek duruşunu düzeltti. Yüz ifadesini merak etti o an. Ürkek mi duruyordu acaba? Kızgın mı? Bilemedi. Ciddi olmalıydı. Kilit sesleri… Kapı açılıyordu. Geçmişle aralarındaki kapı da aralanıyordu. Ve Leyla bu kez gerçekten korkuyordu.

2 –

Karşısındaki bir yabancıymış gibi izledi kendini aynada. Soğuk, umursamaz tavırları yeniden kendi üzerine aksediyor, hissiz dokunuşları vücudundan geri yansıyordu. Önce alnına dökülen seyrek, beyaz perçemleri çekti. Bir zamanlar beline kadar uzanan siyah saçlarını anımsadı. Ne çok severdi onlarla uğraşmayı. Saçını taramak, her gün başka bir şekil vermek sonra da aynada güzel yüzüne dökülüşünü seyretmek… En büyük zevklerindendi. Şimdiyse kısacık kestirdiği bu beyaz kıl yığını yaşını hatırlatıyor ve ona ızdıraptan başka bir şey vermiyordu. Kendini kandırmaya da nicedir yeminli olduğundan belki, saçlarını boyatmayı da hiç düşünmüyordu.

Biraz daha da yaklaşıp yüzündeki derin çizgileri izledi bu kez. Dokunmaya korkuyordu adeta. Çizgiler derinleştikçe uzaklaşıyordu kendinden. Ve ürküyordu aynanın ucundaki hayalinden.  Hızla topladı saçlarını. Tokasının mandalın sertçe kapattı. Aynaya son bir kez bakmadan banyodan hızlıca çıktı. İçeri geçtiğinde hala tuhaf hissediyordu. Kendine yabancılığı bu denli ilerlemişti demek. İçindeki, onu her seferinde derinden yaralayan bu duygudan sıyrılmak için her gün sevgiyle suladığı çiçeklerine yöneldi. Çiçekleri…

Camın önünde sıra sıra duran turuncu, kırmızı sarı renkte, kaderlerine her zaman razı, mütevazı begonyalar… Yan yana iki kız kardeş gibi bekleşen, neşeli, mor menekşeler, içinden bin bir hayalin taştığı çanta çiçekleri ve zarafetleri, dinginlikleri ile her zaman sırdaşı olan orkideler… Bir bir elinden geçiyorlardı. Onları okşamak, öpmek, koklamak, en azından hayatında bir şeylerin taze kalabildiğini görmek Nur’a ufak da olsa bir umut bahşediyordu.

Oysa eskiden hiç sevmezdi çiçekleri. Hatta doğaya dair ne varsa; ağaç, toprak, bitki kendine o denli uzak bulur, ailesinin bahardan yaz sonuna dek kaldıkları bağ evleri onun için çileye dönerdi. Şimdi ne denli aptallık ettiğini düşünüyor, küçük de olsa evindeki bu doğa parçasından mutluluk devşiriyordu.

Son orkidesine su verirken çaldı zil.  O denli yaptığı işe kendi kaptırmıştı ki; irkildi. Sabahın bu saatinde kim olabilirdi? Tahminde bulunamayacak kadar yalnız bir kadındı Nur. Korktu. Açmalı mıydı? Zilin ikinci defa çalışıyla kapıya yöneldi. Önce üst sonra alt kilidi ağır ağır çevirerek açtı. Aynı anda bir his; kalbinden kılcal damarlarına dek dağılan bir his. Tüm vücuduna yayıldı.

Gözlerini kısarak baktı karşısındaki soluk gölgeye.

-Buyurun, kimi aramıştınız?

(Bu ses, aman Allah’ım! Onun sesi. Peki ya bu görüntü?)

Leyla duyamıyordu. Kalbinin çarpıntısı her şeyin önüne geçmiş etrafında ne var ne yok süpürüyordu. Karanlığa… Tutunmaya çalıştı Leyla. Düşüyordu. Karanlığa… Yavaş yavaş kapanan gözlerinde hayaller birikiyordu. Acıya dair ne vara şimdi gözlerine doluyordu.

Gözlerini açtığında tanımadığı bir odanın içinde buldu kendini. Yeşil kadife eski bir koltuğa uzanmıştı. Başının altına el örgüsü, renkli, motifli bir kırlent konulmuştu. Koyu bir kolonya kokusu eski moda eşyalarla dolu bu ruhsuz ve sıkıcı mekâna dolmuştu. Doğrulmaya çalıştı ancak başaramayacağını anlayınca vazgeçti. Başı şiddetle zonkluyordu. İçinde kocaman bir boşluk kıvranıp duruyor, midesi bulanıyordu.  Kendini hayatında ikinci defa bu kadar çaresiz hissediyordu.

-Demek kendinize gelebildiniz. Ben de tuzlu ayran yapmıştım. Herhalde tansiyonunuz düştü.

Tansiyonu mu düşmüştü sahi? Neden yığılıvermişti külçe gibi? Olanları hatırlamaya çalıştı. Sonra karşısındaki, kendi hatıralarındaki görüntüyle eşleşemeyen kadına baktı dikkatlice.

Ayva güzeli. İşte karşısındaydı. Günlerdir, gecelerdir bu anın hayalini kurmuştu. Söylemek için pek çok cümle tasarlamış, kendini bu ana aylardır hazırlamıştı. Şimdiyse tüm bunların gördüğü manzara karşısında hızla eriyip kaybolduğuna şahit oluyor, hayal kırıklığını iliklerine dek hissediyordu. Anlık bir kararla koltuğun oymalı, ahşap kollarından tutunarak doğruldu.

-Gitmeliyim, dedi.

Koltuktan zorlukla kalkabildi. Nur çekingen, kararsız bir ifadeyle ısrar etmek istedi.

-Biraz daha kendinize gelseydiniz…

Leyla sehpanın üzerine konulmuş çantasına uzanırken teşekkür etti. İçinde kalmak için bir sebep arıyor, bulamıyordu. Adeta buraya neden geldiğini unutuvermiş, içinde tereddüdün zerre miktarını dahi taşımıyordu. Kapıya yöneldi.

Nur, Leyla’nın bu ani kalkışı karşısında şaşkına dönmüştü. Kendini bambaşka şeylere hazırlamıştı oysa. Şimdi Leyla’nın böyle hiç buraya kadar gelmemiş, birbirlerini görmemiş gibi davranması garibine gidiyordu. Yıllarca içinden atamadığı vicdan azabı daha da katmerleniyordu. Acaba bir fırsat olabilir miydi bu karşılaşma? Yılların eritmediği duyguların tamiri mümkün olabilir miydi? Hayır, bu kez izin veremezdi böyle çekip gitmesine.

-Yoksa seni tanımayacağımı mı sandın Leyla?

Leyla çıkmak üzere olduğu kapının koluna daha fazla yapıştı. Beklemediği bir şeydi bu. Derin bir nefes aldı. Geri dönüp bakmak, geçmişiyle tekrar yüz yüze gelmek istemiyordu.

-Neden bu kadar acele ediyorsun Leyla? Neden yüzüme bakmıyorsun?

Leyla istemeye istemeye döndü. İlk kez Nur’un gözlerinin içine baktı. O an iki kadın arasında mazinin pırıltıları dolaştı. Onca tanımışlığa rağmen birbirlerine bir yabancıya bakıyor gibi baktılar. Sustular. Uzunca bir süre. Sessizliği bozan yine Nur oldu:

-Neden susuyorsun Leyla? Bunca yıl sonra niye geldin buralara kadar? İstersen bağır, çağır, hakaret et fakat susma! Beni yeniden kendimle baş başa bırakma!

Leyla susuyordu. Buraya gelirkenki tek amacı geçmişin hesabı sormak, içinde biriken zehri akıtmaktı. Oysa şimdi. Kimden nasıl bir intikam alabilir, kimi yıkıntıya uğratabilirdi ki? Oldukça geç kalmışı. O alımlı, dünyada sadece kendi varmış gibi ayakları yere gurur ve kibirle basan kadının yerinde bir harabe duruyordu. Hesabı hayatın bizzat kendisi sormuş, kim bilir hangi acılarla karşısında duran kadını böyle savurmuştu.

‘Ayva güzeli sen nasıl bu hale gelebildin?’ demek istedi aslında. Fakat vazgeçti. Başını önüne eğdi. Tüm sorular içinde yavaşça soluverdi. Biriken tüm öfkesi de sorularla birlikte söndü gitti. Arkasını son kez döndü geçmişe. Kapıyı açtı ve çıktı. Hafiflemişti. Ruhunu ele geçiren o nefret duyguları erimiş, yerini huzura bırakmıştı. Tek kelime etmeden temizlenmişti geçmişinden. Dışarı çıktığında yüzüne vuran rüzgârı daha bir hissediyor, içinden şükrediyordu. Hayatta ‘hayırlısı’ ne demek idrak ediyordu.

Boşluk… Kocaman bir boşluk. Leyla’nın ardından kapı aralığında –boşlukta- öylece kalakalmıştı Nur. Yine ve yeniden. Nasıl bırakmıştı onu? Gitmesine nasıl izin vermişti? Hem kendine kızıyor hem de aslında o hakkı kendinde bulamıyordu. Ne deyip nasıl durdurabilirdi ki? İçindeki keşkelere yenileri eklenmişti. Yaptığı hatanın bedelini ödemeye demek ömrü de yetmeyecekti. Nihayetinde ihanet kalıcı, güzellik geçiciydi.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku