Ses

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Ses

Tık tık tık… Gözlerimi zar zor aralıyorum. Zihnim bölük pörçük bir uykunun...
Devamını Oku

Tık tık tık…
Gözlerimi zar zor aralıyorum. Zihnim bölük pörçük bir uykunun izleriyle uyuşuk. Bedenim darmadağınık. Ruhum; bitmeyen öfkesinin yanına bir de merak illeti tutuşturulmuş, beklemekte.
Tık tık tık…
Hay başıma gelenler! Bu sesler de nedir böyle? Dakikalardır ritmik hareketlerle kulağımı deşen serseri dokunuşlar nereden geliyor? Beni derin uykularımdan koparan bu tıkırtılar kimin, neyin izleri?
Yatağımdan doğrulup pencereye kulak kabartıyorum. Yağmur mu yağıyor yoksa? Cama vuran, damlaların küçük elleri mi? Onlar mı gecenin bu vakti içimi ürperten? Çoğalan neşeli sesleriyle beni sıcacık yatağımda tüketen? Yoksa parmak kadar boylarıyla balkon demirinde zıplayan cinler, periler mi? Yahut sırayla içeri sızmaya çalışan hınzır böceklerin ayak sesleri mi bu huzursuzluğun sebebi? Ne yapacağım şimdi?
Tık tık tık…
Kalkıyorum.Başlıyorum evin içinde dolaşmaya. Bulmam lazım bu tıkırtıların sebebini. Yoksa içim rahat etmeyecek. Hem bu gürültüde yeniden uyuyamam ki! Sessizliği hiçbir şeyle bölüşmeye niyetim yok. Işıkları tek tek yakarak ilerliyorum. Sesler kesilmiyor. Sanki ben yürüdükçe onlar da bölünerek çoğalıyor. Ekmek kırıntıları gibi ufalanıp dağılıyor.
Tık tık tık…
Mutfağa yöneliyorum. Olsa olsa musluk damlatıyordur. Zaten geçen de usta gelip bakmamış mıydı? Demek ki adamakıllı yapamadı. Beceriksiz! Bir işim de doğru gitse şaşarım zaten. Mutfak musluklarını kontrol ediyorum bir kaç defa. Masumlar. Peki ya banyonunkiler? Hemen onlara da bakıyorum ama hayır! Ses oradan da gelmiyor. İçim yine de rahat değil. Ya ben çıkınca damlatırsa? Ya bu, bana oynanan bir oyunsa? Ne olur ne olmaz diyerek dairenin ana vanasından suyu kapatıyorum. Kökten çözüm. Oh!
Tık tık tık…
Yok bitecek gibi değil! Gece gece şu düştüğüm hallere bak! Nereden taşındım buraya? Keşke ani karar verip çıkmasaydım eski evimden. Hiç değilse sessizdi orası. Nasıl da pişmanım şimdi… Hayıflanıp duruyorum. Sonra birdenbire aklıma başka bir ihtimal geliyor. Acaba evimin günahını mı alıyorum? Kulak kesilip bir ümit üst katı dinliyorum. Sonra alt katı. Hatta bir bardak alıp duvarlara dayıyorum kulağımı, ama çıt yok. Gecenin bu saatinde komşulara ille de bir kabahat bulmak istiyorum fakat nafile.
Tık tık tık…
Bir an kendimden de şüpheye düşüyorum. Benden mi geliyor tıkırtılar yoksa? Olur mu olur. Korkarak ayaklarıma bakıyorum. Topuklu da giymemişim ki. Yalın ayak geziyorum. Ellerim desem yumruk halinde geceliğimin cebinde. Ses çıkarmaları imkansız! Midem boş. Kafam da. Kalbim desem? Çarpıyor mu? Yok, o da değil! Neyse ki sebep ben değilim!
Tık tık tık…
Evin tüm odalarını kolaçan ediyorum sırayla. Tekrar ve tekrar. Hayır hala bulamıyorum tıkırtıların meçhul sahibini. Gözüm bir an girişte asılı duvar saatine takılıyor. Sahi saat kaç? Duvardaki saat ikiyi on üç geçiyor ama ona güvenemem elbet! Çünkü akrep de yelkovan da aylardır yerinden kımıldamıyor. Çakıldıkları yerde ne kadar mutlularsa demek! Ama hayat da hep ikiyi on üç göstermez ki diye bir sitem çakıyorum. Öyle değil mi ama? Saat bazen dördü beş de geçmeli, dokuzu elli de. Ya da ara sıra saat tam beş ya da tam sekiz diyebilmeliyim göğsümü gere gere. Bazen de utanarak buçuklu bir şeyler gevelemeliyim yarıda kalanların utancıyla. Çeyrekleri de unutmamalı tabi ki. Çeyrek kalalar, çeyrek geçeler hepsi ayrı birer renk hayatta. Ama nasıl anlatmalı bunları bizim rahatına düşkün, miskin duvar saatine?

Tık tık tık…
Pes ediyorum sonunda. En iyisi her zamanki gibi kolay olanı yapıp alışmaya çalışmak. Kendime göre meseleyi formüle edip ışıkları bir bir söndürüyorum. Fakat tam yatağıma dönecekken arkamdan gelen o tanıdık sesle olduğum yerde donup kalıyorum.
“Demek farketmedin beni. Yazıklar olsun!”
Telaşla dönüp salonu aydınlatıyorum. Suçluyu sonunda karşımda. Yine o; kendim!(Kurtulamayacak mıyım bu saçma ziyaretlerinden?) Köşedeki berjere gömülmüş kaşları çatık vaziyette somurtuyor. Parmakları ise sehpanın yüzeyinde sırayla ağır tıkırtılar bırakıyor. Onu nasıl da farketmedim daha önce? Şaşkınlığımı atlatır atlatmaz hesap soruyorum:
“ Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bu saatte neden ayaktasın?”
“İnsan kendini görmez mi?” diyor öfkeyle. “Önce kendini görmen gerekir oysa” diye altını çiziyor söylediğinin. Burnundan soluyor.
Doğrusu haklılık payı var; görmedim ama dalgınlık işte. Karşısındaki koltuğa usulca ilişiyorum. Hangimiz gerçek suçlu diye düşünüyorum, bulamıyorum.
“Korkuttun beni.” diyorum sadece.
Cevap vermiyor. Tıkırtıları hali hazırda devam ediyor. Kulağa sonsuza dek sürecek bir devinim gibi geliyor. Sahi bitmeyecek mi hiç? Karşılıklı bu şekilde biraz zaman öldürüyoruz. Karşılıklı birer özür mü bekliyoruz?
Tık tık tık…
Kalkıp perdeyi açıyorum neden sonra. Bu kez gerçekten yağmur yağıyor. Islak caddeye , ıslak gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar kümeler halinde şehri kucaklıyor, damlalar yüzeydeki tüm kötülükleri içine sindire sindire yıkıyor. Zaman ağır ağır dağılıyor. Gecenin ucunda büyüyen bir boşluk varlığı yutuyor. İçimde huzura benzeyen bir şeyler kıpırdıyor. Tuhaf! Ani bir cesaretle camı açıp gövdemi dışarı uzatıyorum. Yağmurun dingin ve şırıltılı sesine kanıp gözlerimi kapatıyorum. Kokuyu içime çekiyorum.
“Gel sen de kokla” diye sesleniyorum kendime. “İyi gelir.”
Ses yok. Dönüp baktığımda kendimin o yalancı tıkırtılarını da alıp gittiğini farkediyorum. Yine yalnızım işte. Üzülüyor muyum buna bilmiyorum. Yönümü yeniden yağmura dönüp geceyi izliyorum.
Aklımın en delişmen köşesine bir şiir gelip konuveriyor o an, teselli buluyorum:

“Bir hayalet gibi kapındadır
Yalnızlık denilen şey
Ufkun kararabilir birden
İçin çölleşebilir
Kaçışın bile bir adımdır
Ya da dönüşündür kendine
Unutma”

Unutmuyorum.

(Şiir:Ahmet Telli)

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Ses

Tık tık tık… Gözlerimi zar zor aralıyorum. Zihnim bölük pörçük bir uykunun...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir