Kendi İçime Mektuplar-Üç Kişilik Esaret

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

  Yorgundum. Çok yorgun. Hem bedenen hem zihnen zor bir gün geçirmiştim. Aslında biraz da kendim sebep olmuştum buna. Hani bir şeyleri unutmak için değil ama en azından onları zihnimden ötelemek için işe saldırmıştım adeta. Akşama değin çılgın gibi oraya buraya çarpıp durmuştum kendimi. Derken akşam olmuş, unutmak için sığındığım çoğunu da icat ettiğim işler bitivermişti işte. Başa dönmüştüm yine. Düşünceler tekrar başıma üşüşüvermiş, onlardan habersiz çaldığım saatlerin hesabı sorulmaya başlanmıştı. Zihnimin bu saldırısına bacaklarımın zonklaması da eşlik ediyor, zaman beni durmaya çağırıyordu. Durabilsem. Nasıl?
Anahtarı kilide uydurmaya çalışırken de bu soruyu sordum kendime. İnsan nasıl durdurabilir kendini ki? Biri yapmalı bunu benim yerime. Biri çıkıp “yeter bu kadar eziyet! “demeli. Ama o da mümkün değil. Zira ben dünyam dediğim; bu bana ait, küçük alanda adeta bir hapishane hayatı yaşamıyor muyum nicedir? Evet. Mahpusum ben aslında. Kimsenin göremediği, anlayamadığı bir mahpusluk bu. Duvarlarını kendi ellerimle ördüğüm, parmaklıklarını zihin deliklerime ellerimle çaktığım bir hapishane içindeyim. Üstelik esaretim de öyle tatlı ki; belki de kaçmayı, kurtulmayı asla ve asla düşünemiyorum buradan.
Sırtım da acıyor, sonra bacaklarım. Artık beni tartamayacak kadar ağırlaştılar. En güzeli bir kahve içmek diye düşünüp mutfağa yöneliyorum. Rahatlamak istiyorum. Sonra dinlenmek. Tam cezveye su koyacakken bir ses çalınıyor kulaklarıma. Doğru mu duyuyorum?
-Bize de yapsana.
Onların sesi mi? Offfff!
Evet, evet buradalar. Davetsiz misafirlerim. Yine gelmişler. Yabancı da sayılmazlar aslında. Biri kendim, biri de yalnızlığım. Hapishane arkadaşlarım. Arada bir uğrarlar bana. Son zamanlarda sık sık gelmeye başladılar. Onların da canı sıkılıyor herhalde. Neyse, olsun bakalım. Bir kahve hepimize iyi gelir belki şimdi.
Cezvedeki ölçüyü de fincanları da üçe çıkardım bile. Farklı farklı tatlarda severiz bu arada kahveyi. Mesela ben orta severim. Aslında her şeyin ortasını severim. Kendim ise şekerli sever. Neşeli bir kişilik olduğundan mıdır nedir tadı acımsı olan şeylere asla tahammülü yoktur onun. Çok neşelidir çok. Espriler yapar, kahkahalar atar. Pollyanna gibi hayata hep pozitif bakar. İçimizde en iyi niyetli olan da o zaten. Yalnızlığıma gelince. O kendine has otoritesi, ciddiyeti ile oturur köşesinde. Ağır ağır, yudum yudum, sanki dünyanın en mühim işini yaparcasına içer şekersiz kahvesini. Nitekim yine öyle oldu. Kuruldu tek kişilik berjere. Bir noktaya; tek ve her zaman aynı noktaya bakarak içmeye başladı kahvesini. Ne vardı o noktada? O gittikten sonra defalarca baktım da anlayamadım. Biz ise -kendimle ben- onun karşısındaki koltuğa oturduk yan yana. Sessizdik o gün. Başka zaman olsa kendimin çenesi durmaz, kıkır kıkır kıkırdardı. Beni de güldürürdü hani. Ama bugün o da çok sessizdi benim gibi. Konuşmak istedim aslında. Keyifsizliğime rağmen. Anlatacak da çok şey vardı. Ama içimde bir his; belki korku belki de utanmaya benzer bir his bana engel oldu. Kendime bir bakış attım ama oralı bile olmadı. İçimizde en çok konuşmayı o severdi aslında. O kadar iyi bir hatipti ki onu dinleyen birinin, söylediği şeye ikna olmaması mümkün değildi. Ama dedim ya onun da tadı yoktu bugün. Ara sıra yaptığı gibi saçmalamasına bile razıydım ama nafile. Yalnızlığım mı? O her zaman susardı zaten. Gülmezdi. Güldüğünü neredeyse hiç görmemiştim hatta. Bir keresinde evet evet bir keresinde çok eski bir fotoğrafa bakarken ağzının kenarının hafifçe kıvrıldığına tanık olmuştum o kadar. Gözleri ilk kez o zaman parlamıştı. Birkaç saniyeliğine. Sonra dağılıp gitmişti o ışık. Bir daha da görünmemişti. Onu mutlu etmek mümkün görünmüyordu. Hüzün belki de onun yüzünden yanı başımdan hiç ayrılmıyordu. Hani şu hep havada asılı duran durgunluğumun da mı sebebi oydu yoksa? Sitemlerim, serzenişlerim. Hayata eksik gelişlerim. Hızlıca geri çekilişlerim. Onun mu eseriydi? O olmasa. Şimdi karşımda, şu koltukta dizlerini karnına çekip de düşüncelere dalmasa ben de kendimle daha mutlu olabilirdim demek ki. Olabilir miydim? Yo hayır! Orda dur bakalım. Yine kandırmaya başladım beni. Yalnızlığımı bu denli suçlamaya hiç hakkım yok doğrusu. Onun içindeki ızdırabın kaynağı bizzat ben değil miyim sanki? Ya ellerimle oluşturduğum bu suni hapishaneye ne demeli? Onu da kendimi de buraya mahkûm eden kim? Kimin yüzündenmiş bu esaret?
Kendimin fincanının tabakta bıraktığı tiz sesle irkilip kendime geliyorum. Kahveler bitmiş. Ne çabuk. Tek kelime edemeden. Şimdi gideceğiz diye tuttururlar. Kendi koğuşlarına. Kendi çilelerini doldurmaya. Biraz daha kalsalar. Konuşmasak da otursalar. Razıyım. Onlardan başka kimim var?

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku