Bir Çorba Hikayesi

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

­Mutfaktayım. Her günkü gibi bugün de “ne pişirsem” klişesinin ortasında, yemek yapma derdindeyim. Buzdolabını açıp ufak bir yoklama alıyorum. Domatesler, biberler, bir kilo kadar kabak, üç beş yamuk patlıcan, bir kutu konserve bezelye gözlerimin içine bakıyor. Malzemeleri ölçüp biçerken bir karar vermeye çalışıyorum. Bilen bilir ki yemek yapacaklar için bu çok kritik bir aşamadır efendim. Bir kere çok düşünürseniz işin içinden çıkamazsın ki sonunda ev ahalisinin kahvaltıya talim etmesi gibi bir risk taşır. Eğer o sırada karnınız açsa daha fena. Bu kez de canınızın çektiği- ki genelde insanın canı yapılması zor yemekleri ister- ağır akıllı bir şeyler pişirmek icap eder. Bu da saatler alabilir. Aynı şekilde duygusal davranıp ev ahalisinin fikrine başvurmak da oldukça tehlikelidir, tecrübe ile sabit. Aman dikkat! Bu durumda yapılacak en mantıklı şey akla ilk gelen yemeği pişirmektir.Ben de öyle yapıyorum. Benim gibi üç kuşak anneleri, halaları, teyzeleri, ebeleri, nineleri muazzam aşçı olan biri için fikirlerim kolaya kaçmak gibi gözükebilir belki ama “önemli olan el lezzeti” der bir Hint atasözü! Evet! Kolayca alınan karara göre menümüz yayla çorbası. Şöyle aşağı yukarı bir saatte falan yapılıp kenara konulabilecek, çocuklar “acıktım”dedi mi önlerine servis edilebilecek sağlıklı bir yemek. Böylece bana da kaç gündür tamamlanmak üzere bekleyen öykümü çalışmak için biraz zaman kalabilecek. Hadi bakalım! Zira kaç gündür mahzun mahzun onu bitirmemi bekliyor. Mutfak masasının ucundan bana göz kırpan ajandama ve içinde biriken notlarıma bir selam çakıp başlıyorum. Tencereyi çok karıyorum. Malzemeleri önüme alıyorum. İlk olarak biraz yoğurt ve yumurtayı bir güzel çırpıyorum, içine bir miktar un ve tuz eklemeyi unutmuyorum. Çırpmaya devam. Derken unun birazını yere döktüğümü fark edip kendime kızıyorum. Bir işim de ters gitmese… Temizlemek için eğildiğimde arkamdan tanıdık bir ses duyuyorum. “Beceriksiz!” diyor. Kim bu? Dönüp baktığımda bunun natamam öykümdeki kadın kahramanım Vildan olduğunu anlıyorum. O uzun boyuyla zebellâ gibi dikiliyor başımda. Aslında böyle bir durumda şaşırmam, belki korkmam gerek ama Vildan’ın son günlerde gelip gitmelerine öyle alışmışım ki sakinliğimi koruyorum. “Yine mi sen?” diyorum gözlerimi devirerek. Zaten işim başımdan aşkın bir de bu çıktı şimdi diye düşünüyorum. Doğrusu misafirperver davranamayacağım. O ise hiç aldırışetmiyor. “Bu öykü bitmez.” diye alay ediyor üstelik boyalı dudaklarını büze büze. Her zamanki gibi beni sinirlendirmeye çalıştığını biliyorum. “Sen öyle san” diyorum gerginliğimi acemice saklayarak. Küçümser gibi süzüyor beni. Kayboluyor. Birdenbire kayboluvermesi de gelişi gibi şaşırtmıyor beni.  Bir oh çekip yerdeki unu temizliyorum. Sonra tekrar çorbanınbaşına. Önceden hazır ettiğim haşlanmış yarmaları ve bir miktar suyu da ekleyip bir güzel karıştırıyorum tekrar. Artık ocağa koymaya hazır. “Çok da uzun sürmedi canım” diye sevinmeye fırsat kalmadan içeriden oğlum çağırıyor. “ Anne yardım eder misin?” Bir baksam iyi olacak. Çorbayı kenara alıp uzun koridoru aşıyorum, odasından başımı uzatıyorum.Proje ödevini bitirmekle meşgul. “Sorun nedir tost makinesi?” diye soruyorum. Ona bebekliğinden beri sebepsizce böyle seslenmek öyle hoşuma gidiyor ki! On beş yaşına basmasına rağmen onun da buna bir itirazı yok gibi gözüküyor neyse ki. “Şuna bir el atsan” diye yalvararak bakıyor. Hangi elimi atayım, sağı mı, solu mu?” diye takılıyorum, karşılıklı gülüşüyoruz. Renkli kartonlardan yaptığı küpleri istediği şekilde birlikte yapıştırıyoruz sonra. Çıkarken koca kafasına bir öpücük kondurunca ikimizin de yüzü ışıldıyor. Ve tekrar işimin başına dönüyorum. Ya da öyle zannediyorum. Tam mutfağa adımımı atacakken banyodan ufak beyimizin sesi geliyor. Sabun bitmiş! Omuzlarım düşüyor fakat yılmıyorum. Durmak yok! Hızlıca bidondan sabun dolduruyorum sabunluğa. Bu sırada havluyu da elim değmişken değiştiriyorum. Derken gözüme kirlidekiler ilişiyor ve yine elim değmişken(!) alıp bir çırpıda makineye tıkıyorum. Bizim emektar homurtularla yıkamaya başlıyor. Bitti mi? Hayır! Bu dipsiz kuyudan öyle hemen çıkılmaz ki! Girmişken lavaboyu ovup, aynayı da parlatıyorum illa ki! İşim biter bitmez heyecanla mutfağa koşuyorum. Ve yine Vildan çıkıyorkarşıma. Tezgaha çıkıp oturmuş, bacak bacak üstüne atmış sigarasını tüttürüyor. “Hemen çık mutfağımdan” diye çıkışıyorum. Çekecek halde değilim. “Bu öykü bitmez diyor” yüzsüzce. Sigarasından bir nefes daha çekip havaya üfürüyor, duman katmanlara ayrılarak dağılıyor. “Sen önce kazağını düzgün giymeyi öğren” diyorum. Üstüne başına bakıp kazağı ters giydiğini fark edince utancından kızarıyor, hemen toz oluyor. Kurtuluyorum. Bu sefer yakıyorum ocağı. Kararlıyım o çorba pişecek. Başlıyorum karıştırmaya. Göz ucuyla ajandama bakıp bir yandan da öyküyü düşünüyorum. Başlangıcı, sonucu, dialogları. Cümleleri evirip çeviriyorum zihnimde. Kafamın içindeki her şey bu çorba kadar karışık. Bir nizama sokmaya çalışıyorum. Olmuyor. Karıştırmaya devam ediyorum. Hem çorbayı hem kafamı. Bu sırada içerden bu kez de kızım sesleniyor. Dersiyle ilgili olmasa çağırmaz biliyorum. Somurtmamaya çalışarak ocağın altını kısıp odasına yöneliyorum. Darmadağınık odasını, oraya buraya saçılmış kıyafetlerini, kitaplıkta her an kaçmaya hazır vaziyette bekleyen kitaplarını görmemeye çalışarak “buyurun emrinizdeyim matmazel” diyorum. Gömüldüğü masadan “Anne besin piramidinin en tepesinde hangi besinler vardır? ”diye soruyor hızlı hızlı. Hımm. “Bana göre yayla çorbası”diye cevaplıyorum, kızımın gözlerindeki anlamsız bakışları görmek pahasına. Gözlüğünü düzelterek ısrarla adamakıllı bir cevap bekliyor. İçimden “besin piramidini bilmem ama insanlık piramidinin en tepesinde her gün bıkıp usanmadan yemek yapan kadınlar vardır. Nirvana’ya falan ulaşmışlardır”demek geliyor ama demiyorum tabi ki. Çene çalacak vakit yok. Alelacele doğru cevabı verip öpücüğü kaptıktan sonra mutfağa erişiyorum. Çorbanın başına geldiğimde kaynadığını ancak maalesef bir miktar da kesildiğini üzülerek farkediyorum. “Aman o kadar kusur kadı kızında da olur”diyerek kendimi teselli ediyor ve sandalyeye yayılan Vildan’a bir öpücük atıyorum. Tüm huysuzluğuna rağmen sanırım onu seviyorum. “Bu öykü bitmez” diyor yine bozuk plak gibi.Kazağını düzeltmiş de gelmiş. Saçına da fön çektirmiş sanki. Üstü başı iyi hoş da tırnaklarını koparıp koparıp atmasa mutfağıma. Huylanıyorum. “Bu gidişle seni öyküden çıkaracağım” diye tehdit ediyorum. Pabucun pahalı olduğunu anlayınca gidiyor. Saate bakıyorum. Bir saatimi alır derken bu iş için ayırdığım vaktin neredeyse iki saatti bile aştığını esefle farkediyorum. Çorbanın altını kapatıp bir de üstüne nane yakıyorum. “Cos” ediyor içimdeki feveran eden hisler. Tüm cümleler sanki içimde patlayıp patlayıp yok oluyor. O an Vildan’a hak veriyorum. “Bu öykü bitmez!” Daha ana yemek var yapılacak, asılacak çamaşırlar var. Boşaltılmayı bekleyen bir adet bulaşık makinesi ve adı sanı henüz konmamış onlarcası… Yorgun ve çaresiz kendimi sandalyeye bırakıyorum ve masada günlerdir beni hasretle bekleyen ajandamı alıyorum elime. Kalbimi ve ruhumu bir çiçek gibi kuruması için sayfaların arasına bırakıyorum.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir