
Şimdi sizlere, arabamın bakımı için sabahın ilk ışıklarıyla sanayide geçirdiğim yarım saati ve oradan çıkıp durakta otobüs beklerken gördüklerimi dümdüz anlatsam ne kolay olurdu. Ancak ben öyle yapmayacağım, beni esinleyen şeyleri; sabahı, ustayı ve onun “Günaydın” dediği kedilerini, kargaları ve yüzleri yılgınlık doğmuş işçileri sizlere şiirle anlatmaya çalışacağım. Emekle, düşle ve düşünceyle geçen bir mesaide çıkan şiirim şöyle dostlarım:
Umuttur İnsan
Sevginin ve emeğin sabahlarını
Barışın ve kardeşliğin sabahlarını
Kilit altına al yüreğim
Yüreğim her sabah tazelen
Tazele ellerindeki zamanı
Günün uyruğuna sevmek diyerek
Sevmek diyerek hatırlat, sevmek uludur!
Uludur tepemizde karagün yapanlardan çünkü
Her yeni gün daha semirirler
Dalışlar yaparlar yılgınlıklara
Yüreğim, sen sakın yılma!
Sevginin ve emeğin sabahlarını
Barışın ve kardeşliğin sabahlarını
Kilit altına al yüreğim
Yüreğim her sabah tazelen
Tazele ellerindeki zamanı
Günün uyruğuna emek diyerek
Emek diyerek hatırlat, emek uludur!
Uludur tepemizde kargalaşanlardan çünkü
Her yeni gün daha sessiz
Köleler ararlar inançlara
Yüreğim, sen sakın kanma!
Tazelen ellerimle ışık
Sevginin ve kardeşliğin odalarına sız
Hatırlat:
Sevmek uludur, sarılmak uludur
Paylaşmak, gülmek uludur
Uludur insanın emeği çünkü
İnsan umuttur karagün pençeleri sarmış sabahlara
Yüreğim, aç kilitleri!
Aç kilitleri yüreğim bir günaydın gibi
Esin, bir yazar için olmazsa olmaz bir etki. Kemal Özer’in “Esinleyen Neydi”¹ şiirindeki dizeler geliyor aklıma. O dizelerle doğamızdaki karmaşıklığı şimdi daha iyi anlıyorum. İnsan da her şey algıladığı kadar bir esin aslında. Böyle deyince, bu sefer de şunu sormak geçiyor içimden: Her şeyde en çok ne esinlenilmeli? Barış? Huzur? Hoşgörü? Savaş? Şiddet? Sevgi? Emek?
“Enine boyuna düşününce esinlenilen şeyi en iyi insanın iç dünyası anlatıyor.” demekten başka bir şey gelmiyor aklıma. İnsan, iç dünyasıyla gördüğü o açının kadrajında esinle bir çavlan gibi coşsa da geçtiği hayat çizgisinde birtakım edindiği deneyimleri, duyguları aktaracak olsa da yansısı her kişide farklı bir örüntü olacaktır. Esinlenilen şey her okuyucuda biçim değiştirecektir. Aslında burada şunu sormak istiyorum: Esini biçimleyen düşünce biçimi ise bir sinemacının, bir romancının, bir şairin ya da zihinsel bir üretimde bulunan zanaatçının esinlendiği yaratısı sadece esin düşüncesiyle mi açıklanır?
Esinleyen konu ve nesne değişmese de yaratılan esinler değişebilir. Yani esin her kişide öznel bir kavram halini alıyor. Bu da insanın yarattıklarını çeşitlendiriyor.
Sanatçı, zanaatkar, öğrenci, emekli, işçi… Hayatın içinde ne ile meşgulseniz düşüncelerimize akan esinleri yürek kapımızla açmak sevgili dostlar, ne de güzel oluyor değil mi?
***
“Yangına sözcük atmak” yazımda imgenin düzyazı ve şiir ile olan durumuna değinmeye çalışmıştım. Sevgili dostum Çağrı’nın (Koca Adam) paylaştığı düşüncelerinden sonra o kısımdaki yazdıklarımda kendimi doğru izah edemediğimi fark ettim. Hatta o kısmı çok kötü yazdığımı da anlamış oldum. O paragraf şöyleydi:
“İmge dediğimiz şey düzyazıda da olabilir elbette fakat şiirleşen bir düzyazıyı okuyucu hemen fark eder ve içine sindiremez; ona tuhaf gelir. Nasıl ki düzyazıda şiir iyi görünmezse şiirde de düzyazı göze hoş görünmez. Şair, şiirine biraz da bu gözle bakabilmelidir.”
Buradaki fikrimi daha iyi anlatabilmek adına paragraftaki cümlemi şu şekilde düzeltmem iyi olacaktır:
“İmge dediğimiz şey bir yazın metninde de olabilir elbette fakat şiirde yer alan sıradan bir dize, şiir dilinin kullanım alanı için pek de iyi değildir.”
Bu düzeltme ile oluşan anlam karmaşasını umarım ortadan kaldırmış olurum. Peki, bu iki durum içinde şiir için sıradan bir dize neden iyi değildir?
Öncelikle şunu söylemek gerekli: Şiirin ve yazın metinlerin anlatım teknikleri ve kurdukları sözcük yoğunlukları farklıdır. Dolayısıyla dili eğip bükme ve anlatılanların yansıtan sözcüklere yüklenen yoğunlukları da farklı olacaktır. Yazın metinlerinde bazı şiirsel anlatımlar yazıyı güçlendirebilir ama şiirde imgesi olmayan dizelere ağırlık vermek ve o dizeleri sonrasında güçlü dizelerle beslememek şiirin genel karakterini ve gücünü düşürecektir. Mevzuyu şairlerimizden örnek vererek açıklamak daha anlaşır olacaktır. Kemal Özer’den bahsetmiştim, onunla başlamak iyi olacaktır, “ne yankı ne titreşim”¹ şiirinde şöyle diyor usta:
“Yurdumdu o güne değin
çamaşırlarımı astığım rüzgâr
iliştirdiğim gözyaşı bayram sabahlarına”
Görüldüğü gibi ucu açık olan ilk dize, ikinci ve üçüncü dizeyle birbirine bağlanmış. Bu şiirimizde çokça kullanılan bir düzen. Burada önemli nokta şu; ikinci ve üçüncü dizeyle birlikte bir imge dünyası, şiirsel bir anlatım var, yurda yapılan benzetmelerle. Yani ilk dize sonraki gelecek dizeler için bir temel oluyor.
Kemal Özer bir başka şiirinde ise iki tekniğin iç içe geçtiği bir yöntem kullanmış. Ancak ek olarak metin kısmı benzetmelerle, imgelerle bezenmiş. Aralarda kullanıldığı dizeler daha sade. İlk dizeyi besleyen daha zengin dizeler yaratmış. “Yanıtsız”¹ şiirinin giriş kısmı şöyle:
“Omzumun arkasında: yolcularını indirmiş bir trenin ıssızlığı. Omzumun arkasında: uzaklaşan bir kelebek, kanatları hâlâ kalkık ve çığlıklı. Omzumun arkasında: açıp kapayanı olmayan bir dizi kapı.
Uğulduyor kulaklarında: uyandırıldığı saat, yola koşuldukları gece, saçlarının arkadaşı sarışın rüzgar, kuşlarını ıslıkla avladığı koru.
Adınızı geri ver derdim
başımı koyar koymaz yastığa
usulca geri ver kimse duymaz
kimse görmez karanlık nasıl olsa
geri ver gece, adımızı geri ver
……..”
Şiir, şiirsel tonu yüksek bir yazı ile başlayıp aralarda dizelere yer verilerek akıp gitmekte. Dikkat edecek olursanız, yazı kısmında çok nahif imgeler, benzetmeler var. Dize kısımları ise daha sade, “adımızı geri ver” söylemi dışında, dizeler güçlü bir söylemden uzaktır. Ancak o dizeler “adımızı geri ver” imgesiyle beslenerek şiir tonu yüksek bir yapıyı kurmuş usta.
Bu şiirden, çırak şairlerin çıkardığı bir ders, bir öğreti olmalı elbette. Bir şiiri yazarken yavanlaşmayan cümleler ve dizeler kurmalı şair.
İlhan Berk’in “Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum”² şiiri de bir metin biçiminde. Daha ilk cümlede düşünceyi ve düşümüzü imge ile sınar ve şöyle der:
“Güneş cebimde bir bulut peydahladı.”
Şiirin son iki cümlesinde ise nesnelerin zaman ve mekân içindeki yerini bize sıradanlığı ve olağanlığı ile anlatır:
“Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik ”
İlhan Berk, altı bölüm olarak yazdığı “Halikarnassos”² şiirinde de uzun ama imge yüklü dizeler kurarak bizi düşün dünyasının içine atıyor. Özellikle ikinci bölümle birlikte sözcük ve dizelerin yoğunluğu artıyor; çarpık anlamlar, absürt imgeler ve benzetmelerle dizeler sıradanlıktan çıkıyor. Antik tarih ile şiir iyiden iyiye bulanıklaşırken bize, geçmişin nesnelerine ait olduğumuzu hissettiren yeni bir evren yaratıyor:
“Bir ağzın içi gibi kent. Ve sarı türünden elleri
Ve dişleri. Bir yol uzun uzun dönüyor uzakta. Dönüp Mindos kapılarına çıkıyor, eski Halikarnassos’a.”
Senin bir ağacın büyümesini seyreder gibi baktığın ölüm
İlk Akdeniz halkı gibi kısa boylu burada.
Ve ölü düşüyor kuşlar ve bir papirüs tomarı
Bir Sakız testisi sonra korkunç uzun boylu.”
Şiir, bazen uzayan, bazen de daha kısa dizelerle; ama hep bir betimleme eşliğinde, bir imge arayışı içinde akıp gidiyor. Usta buluyor da o imgeleri. Alıp götürüyor okuyucuyu sıkmadan bir tarihi kentin içine. Şiirin son bölümünde örneğin şöyle diyor:
“Hışımla geçti bir kırlangıç, küçüldü durdu uzakta
Ağını attı bir adam baktım
Çekti iple sonra ihtiyarlığını.”
Birçok şair, zaman zaman değeri düşük dizeler kuruyor. Bu duruma düşmenin nedenini şöyle açıklamak sanırım daha doğru olur: Şair, iyi bir dizeyi kurmak için bazen daha sıradan, yardımcı dizelere ihtiyaç duyuyor.
Yine de, şiirde en sıradan dizenin dahi bir söylem, bir betimleme gücü göstermesi gerekmez mi? Şiir okuru bunu hak etmiyor mu?
Tabii ki her dizenin yoğun imgeler içermesi, şiirin duyumsanmasında bir sorun yaratabilir. Bu yapı, yeni şiir okurları için daha da karmaşık bir hâl alabilir; hatta onların şiire olan ilgisini soğutabilir.
İyi bir şiir okuru içinse durum çok daha farklı olacaktır. Hayal gücü ve dili çözme yetisi gelişmiş bir okur, şiirin tadını daha derin duyumsayabilir diye düşünüyorum.
Genç şairlerin yazdığı birkaç dize örneği de vermek isterim:
Ayfer Karakaş, “bu hikayede herkes öldü”³ şiirinde neredeyse tüm dizeleri imge yüklü kuruyor:
“yüzümden bir taş aldım ve kırdım yüzümü
içimdeki höyüğü kimseye göstermesin diye
buzdan ördüğüm kefene sarın
-Arak yaptım bunu… zehirlendi gözlerimdeki höyük!”
Bir başka şiiri “bitmeyen sürgitler”³ de ise yine yoğun bir dil karşılıyor bizi:
“bu ekmek dalaşında tanrım
kırılıp kendini toplayan testi
içimdeki kağnıyla bir başıma
ite ite ikimizi sırtımdaki gölge
yolculuk hep
bitmiyor sürgit…”
Dil yoğunlaştıkça, dizeler arasındaki anlam derinlere itilecektir. Okuyucu, anlam katmanları arasında, şiirin bütününden kopma eğilimine girebilir.
Sıradan bir cümle ya da bayağı bir dizedense, imgesi yoğun ve okuyucunun hayal dünyasını zorlayan bir şiir, hem dil hem de okur açısından daha iyidir.
Bir başka örnek vermek istediğim genç şair ise Mert Tutucu. Onun şiir biçemi, uzun dizelere yaslanır; ama “amaları” yıkan, altı dolu dizeleri vardır. Şimdi birkaç dizesine bakalım:
“kır düğününe bastıran yağmur”⁴ şiirinde şöyle diyor:
“Oturdum ayçiçeklerimi taradım
Zilimin üzerinde kuş isimleri
Zilimin sesinde çocuk gülüşleri
Kapımı çal içimde narlar patlasın
Çocukluğum içimde nar çürüğü.”
Görüldüğü kadarıyla her dize çağrışım dolu. Sıralanmış tüm dizeler bir bütüne ait.
Bir diğer şiiri “öldüğüm günün sabahı”⁴ ise şöyle bitiyor:
“Ben bir yaşamak bilirim, bir de…
Bir de kendi ölümümü bilirim ama bugün ama yarın.
Koşa koşa su taşırım da karaya oturan gemilere
Bir bakarım ki avuçlarında bir yığın toprak
Cebimde bir kuzgun deve dikenlerine bakar sırıtarak.
Yüzümde yok olmuş bir damat ve yasemin.
Kendini balkon demirine asan bir gelin,
Saç örgüsüne not düşmüş:
Bahçe kapısını kilitleyin.”
Kendi şiirimden de bir örnek vermek iyi olur. İlk kitabım Kızılçam’da “İçimdekiler” şiirinin giriş kısmı şöyle:
“Birazdan kar başlayacak
Arayacak gözlerim
Sokak lambaları altında
Mutlu tanecikleri.
Bu beklenti
Defalarca kaldırıp beni yerimden
Buğulandıracak pencerede
İçimdekileri.”
Şiirdeki “mutlu tanecikleri” ve “Buğulandıracak pencerede, içimdekileri” kısımları hariç şiir sıradan dizelerle örülmüş. Ancak o iki dize, diğer dizelerin şiirdeki varlığını güçlendirmiş. Şiiri ‘eh işte’ bir şiir yapmış.
Bu örnekleri elbette çoğaltabiliriz. Yayımlanan şiir kitaplarına bakınca aslında her şairin sıradan, düz veya zayıf dizeleri mutlaka vardır. Sanırım buradan çıkarmamız gereken sonuç, bir şair, şiirlerini olabildiği kadar zayıf dizelerden kurtarmalı.
İyi bir şiir olmalı; imgenin ve duyarlılığın bol olduğu, esin dolu okurlarıyla bir muhabbetle, kardeşçe kucaklayan aynı göğün altında.
________________________
¹Kemal Özer, Toplu Şiirler, Mylos Kitap, 2017.
²İlhan Berk, Bir Yeryüzü Tanığı, YKY yayınları, 2022.
³Ayfer Karakaş, Kırık Kafesle Yürümemdir, Klaros yayınları, 2024.
⁴Mert Tutucu, Santrale Bağlanmak İçin Gökyüzünü Kuşlayın, Manos, 2025.