İnsanın Can Suyu

Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

Yaşama ruhunu yitirmiş insanların çoğaldığı bir çağdayız; sıkışmışlığın, bunalımın ve – çocukların dışına yetişkinlerin içine attığı – mutsuzluk çığlıklarının yükseldiği bir çağ. İnsan, evrenindeki bu ruhsal tükenmişliği nasıl tersine çevirecek? İçindeki çocukluk merakını, arayışını, enerjisini, kolektifliğini ve evrenselliğini yeniden nasıl ortaya çıkarabilecek?

Kapitalizm, günbegün duyguları satın alınır bir hâle getirirken, düşünceleri de bankamatiklere kadar küçülttü. Maalesef bu süreçte ruh, gelgeç heveslerin, amaçların, mutlulukların elinde bir şarlatana dönüştü. Oysa ruh, insana doğumla birlikte verilen bir dinsel fikir ya da sisteme entegre oldukça şekil verilen bir kavram değildir. Doğumla başlayıp ölümle de son bulmaz. Ruh, hatıralar ve sanattır; bunlardır ruhun ölümsüzlüğü. Öz’dür o: Gülüşü, sarılışı, sesi veya geride bıraktığı eserleriyle var olur.

İnsan, yaşadığı süre boyunca bu öz’ü işler, yüceltir, geliştirir veya aşağılar. Bu öz, elbette insan denilen sosyal hayvanı evrensel bir boyutta – sanat ile – ölümsüzlüğe kavuşturabilir. Yani insan, kendine verilen yaşamla hak ettiği ruhunu inşa edebilir. Bu nedenle ruh, benim nazarımda, insanı andığımız ve hatırladığımız bir nesnelik belleğidir.

Tuhaf olan şudur ki, kişiliği belirleyen olgu ruh değil; ruhu belirleyen olgu kişiliktir. Kişilik sonradan inşa edilen bir şeydir. Tıpkı bir kişinin yeteneğine göre ilgi duyduğu bir sanatı seçip emekle inşa etmesi gibi. Ruh ise, – bazen sanat ile biçim verilen – duygu bütünlüğüdür ve değiştirip dönüştüren bir güce sahiptir. Örneğin, sanata ilgisi olmayan sıradan insan bile bir sanat eserine dikkatle baktığında, onu teknik bilgilerle değil, öncelikle içinde uyanan duygularla algılar ve bu doğrultuda bir çözümleme yapar. Sanat eseri, izleyenin ruhunu harekete geçirir. Böylelikle sanatçı, kendinden farklı – daha basit ya da daha yüce hazlara yönelmiş – bir ruhla aynı duyguları hissedebilir. Bu durum bize, ortak duygularımızın atalarımızdan kalan bir miras olduğunu gösterir. Sanat ruhu, bu bakımdan kapitalizmin kişide yarattığı tüm ruhsal bunalımlara karşı koyabilecek bir güçtür. Sermayesi emek ve yaratıcılık olan bu ilkelliği sistem öyle bir allayıp pullayarak satar, öyle bir değersizleştirerek kitlelere mal etmez ki… Kısacası sanatı genel olandan – halktan – öyle bir ayrıştırır ki, o şifa veren ruh değersizleştirilir. Genel kitle için sanat sadece imrenilen bir övgü olarak kalır.

Oysa sanat, unutturulan değerleri yeniden açığa çıkarabildiği için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İlgi alanı sanat olmayan bir köylünün, bir ev hanımının, bir memurun veya herhangi bir bireyin; sanat icra etmek adına özveriyle çaba gösterdiğinde, yaş ve beden engeli olmaksızın sanat yapabildiğini, hatta zamanla bir sanatçıya dönüşebildiğini görürüz. Bu varoluş bireyin ilkel gücüdür; toplumun ise komün gücüdür.

“İnsanlar aç, kardeşim! Bırak bu sanat işlerini…” dediğinizi duyuyorum.

Meseleye böyle bakınca bile aslında sanat kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü sanat, kapitalizmin yarattığı savaşlara, yıkımlara, endişelere karşı direnmek için yapılan korunaklı bir cephedir. Hâl böyle olunca, insanı siyaset ve din yoluyla şekillendiren yöneticiler, bireyin ekonomik özgürlüğünü sınırlayan şartlar yaratarak onun sanatı karın doyurmayan bir meta olarak algılamasını ister. Çünkü bilirler ki sanat yapan insanın ruh bütünlüğü güçlüdür, perspektifi geniştir. Böylece onun, yapılan algıları fark etmesi kolaylaşır; aldatılması zorlaşır.

Yine de insanların sanattan önce karınlarını doyurması gerekir, evet. Ama hatırlayın: Van Gogh sefalet içinde yaşamış yine de eserler yapmış ve öldükten sonra insan ruhuna ilham veren bir sanatçı olarak ölümsüzleşmiştir. Onun gibi acılar yaşamış birçok isim sayılabilir. Yaşar Kemal, misal, yokluk içinde İnce Memed’i yazmış. Başeğmez bir hayat yaşamış, yaşarken ruhlara ilham vererek ölümsüzleşmiş. Onun gibi de nice isimler sayılabilir.

Sorunumuza buradan, bizi bu noktaya getiren nedene karşı bir mücadele alanı oluşturma gözüyle bakalım, dostlar.

Yaşama sanatla bakabilmeyi sürdürebilen toplumlar, daha güçlü bir ruhsal dengeye sahiptir. Sanat; acıları aşmanın, imkânsız tutkulara ulaşmanın ve kaybedilen umuda yeni yollar açmanın bir yoludur.

Bir sanat eseriyle karşılaştığınızda, onun özünden içinize tohumlar serpilir. Işığı, karanlığınıza yol gösterir. Onu anlamaya, açıklamaya çalışırken kendinize çeki düzen verirsiniz; sözleriniz zarifleşir, bakışınız derinleşir. Makineleşen dünyanızdan sıyrılıp yeniden soluklandığınızı hissedersiniz. Zaman yavaşlar, düşünceler çoğalır. Sanat, hayatın zorluklarına karşı güçlü durabilmek için insanın can suyu olur.

Meseleyi yalnızca kapitalizmin yarattığı bir sorun olarak görmediğim gibi, sanatın da bütün dertlere deva olduğunu iddia etmiyorum elbette. Ancak bir mücadele alanı olarak sanatın insana iyi gelen bir büyüsü vardır. Yanılıyor muyum dostlarım?  O büyü, daima hayatınızda olsun.

________________________

 

BÜYÜLÜYDÜ

 

Büyülüydü

Bizi, bildiğimiz yerlerden

Anlayamadığımız şeylere götüren

Bakışların ilkelliğiyle

Ruhumuza değen

 

Ceylanın (g)özlediği

Sakinlik çiçekleri

Ormanın (g)izlediği

Işığın erdemi

 

Büyülüydü

İlk sözcük

İlk yontusu ellerin

İlk affetmeleri yüreğin

 

Bizi, bildiğimiz yerlerden

Hissettiğimiz şeylere götüren

Tutkuların ilkelliğiyle

Ruhumuza değen

 

22 Mayıs 2025 Çanakkale

1
1
Bu içeriğin etiketleri
, , , , , ,
Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir