Yağmur altında dolaşırken kendi ormanım şemsiye olmuştu sırılsıklam olan tenime. Yeşil kozalakların keskin kokusu başımı döndürüyordu. Adımlarımı nereye atsam çizmelerim kayıyordu, otlar, çamurlar, kayalar ve taşlar altımdan birer birer kayıyordu.
Kayarak sürüklenirken bir ağaç köküne son anda tutundum. Nefeslenirken ağacın toprakla buluştuğu otlarla karmaşık olan bir yerden elime bir şeyler takıldı. Bu, tepesi acemice oyulmuş bir ahşap kutuydu. Merak etmiştim içinde olanları ve tam kapağını açarken şimşek çaktı, gök gürledi, bir fısıltı “ağaç kökünde aradığın,” dedi kulağıma ve sıçrayarak uykumdan uyandım. Dövünmeye başladım kutunun içini göremediğim için ama boşunaydı.
Günlerce düşündüm, aradım, diktiğim bütün ağaçların dibini yokladım ellerimle. Bazen daha da uzaklardaki ağaçlara gittim, bazen yağmurun yağmasını bekledim, bazen güneşin aydınlatmasını bekledim bu gizemli rüyayı çözmek için.
Hiçbir şey bulamadıkça ve giz büyüdükçe hem heyecanım arttı hem de umudumu kaybettim. Aramayı bıraktıktan sonra, o fısıltının söylediklerini düşündüm günlerce.
Tek başına bir dal parçası olan fidan toprağa yani en yakınına tutundu ve onu sarmaladı tüm gücüyle. Her yana dağıldı bir besin bir su bulmak için. Buldukça daha da sarmaladı toprağın her yanını kök, büyüdü kendine gölge olmaya başladı fidan ve kendinden taştı her yana tıpkı bir insan gibi…
Ne gizemi ne rüyayı çözdüm. Çözdüğümü düşündüğüm zamanlar da oldu ama yok, yok o değildir diye başka şeyler düşünmeyi seçtim merakım bitmesin diye. Ne demişler, biraz gizem iyidir ve biraz gizem yaşamak için insanı ayakta tutar…
