Yalnızca O’na

Yazar Hakkında: Rabia EMEKLİ

Yalnızca O’na

Öğleden sonraydı. Genelde eve girmek için zile basmak yerine anahtarımla girmeyi tercih...
Devamını Oku

Öğleden sonraydı. Genelde eve girmek için zile basmak yerine anahtarımla girmeyi tercih ederim. Bu biraz ev halkını rahatsız etmemek ve ev halinin doğal akışını bozmamak için, biraz da bu doğal akışı dışardan gelip seyretmek ve sonra hemen akışa kendimi kaptırmak için.

Evet öğleden sonraydı ve ben anahtarımla kapıyı açtım. İçerden tık tık tık tık tık (tam olarak o ses böyle olmasa da buna benzer bir şeydi) şeklinde dikiş makinesinin sesini duydum. Kapıyı kapatıp sesin geldiği odaya girdim. Oda biraz dağılmış, iplikler yerlere saçılmış, kumaş parçaları kâh oraya kâh buraya atılmış. Dağınıklık… İçimden dedim ki, “ne iş yapıyor olursa olsun hep dağıtıyor!”. Ama içimden dedim. Zira dışımdan demeye henüz cesaret edecek kadar büyümedim! Ve yine içimden dedim ki; çocukluğumdan beri gördüğüm, herhangi bir işle uğraşırken ya da yemek yaparken (ne yaptığı fark etmez yani) etrafın dağılmış manzarası sanırım benim bu dünyada huzur bulduğum tek manzara…

İçimden daha çok konuştum; ama hiçbirini söylemedim. Sessizce geçtim ve tam karşısına oturdum. Ben dikiş makinesini hiç kullanmadım. Tadını hiç bilmediğin herhangi bir yiyecek hakkında ‘ben onu sevmem’ diyerek ön yargıyla yaklaşmak gibi benimki biraz. ‘Dikiş makinesi kullanamam!’; nedenini ben de bilemiyorum. Ve insan yapamadığı ya da yapmak isteyip de cesaret edemediği her şeye karşı merak içinde; insan doğası bu sanırım. Ben de dikiş makinesini çok merak ederim; nasıl kullanılır, ip nerden geçirilir, üstündeki düğmeler ne işe yarar vs. hepsini çok merak ederim. Çalıştığı zamanlarda oturup izlemekten çok keyif alırım. Ve yine başladım izlemeye. Sanki ilk defa bu makineyi görmüşüm gibi her ayrıntısına bakmaya başladım. Kendiliğinden küçük lambası var; dikilen yeri daha net görmek için. Pedalı var, oraya basınca iğne kısmı inip kalkıyor. Mekanizma çok güzel; ama senkron gerektiriyor. Pedalı kullanan el ve ayak eş zamanlı olmalı. Gözüm ellere takılıyor; ışık altında bu zamana kadar hiç dikkat etmediğim kadar çok dikkatle ellere ve parmaklara baktım. Sonra bir şiirin birkaç mısrası geldi aklıma; “Ellerin, ellerin ve parmakların bir nar çiçeğini eziyor gibi…”. Kaç kere saçlarımı okşamıştır o eller; kaç kere yere düştüğümde kalkmak için uzatılmışlardır bana; kaç kere dokunmuş, kaç kere hissetmişimdir o elleri ve parmakları… Makine ışığı altında parlayan o parmaklara bakarken geçmişi düşündüm. Geçmişin ne kadar geçmiş olduğunu, ne kadar büyümüş olduğumu fark ettim. Onun hiç yaşlanmamış olmasını ve bir de benim için akıp giden zamanın onun için geçmişte bir yerlerde durmuş olmasını diledim. Benim büyüyen ellerime inat, onun ellerinin değişmemiş olmasını…

Ben düşüncelerimle boğuşurken o, makineyi durdurdu. Işığını kapattı. Hızla yerinden kalktı. Şimdi fark ettim evdeki yanık kokusunu; acaba ‘yine’ neyin altı tutmuştu? Sormadım. Çünkü “yine” kelimesinin geçtiği cümle kurduğumda duyacaklarımı ezbere biliyorum. Bu yüzden ben de kalktım, onu takip ettim. Rota belli; mutfak! Ben yemek yaparken koku geldiğinde -yanık kokusu ya da başka herhangi kötü bir koku fark etmez- telaşlanırım; elim ayağıma dolaşır, ne yapacağımı bilemem. Kapıda durdum ve ne yapacak diye izlemeye başladım. Çok sakindi. Olabilirdi, yemek de yanabilirdi, dibi de tutabilirdi veya başka bir şey; olağandı. Tencerenin kapağını açtı, karıştırdı, önce tencerenin kapağını sonra da ocağın altını kapattı; yaptığı şeylerden çok emindi. Ellerinden anlıyordunuz bunu. Çünkü elleri ne yapacağını çok iyi biliyordu. Ben onu izliyorum; o esnada bana döndü, göz göze geldik. Yıllar, insanın gözlerinde mi birikir? Gözlerine baktım, hep gözlerine bakarım zaten. Boncuk boncuk gözleri; hep aklımda kalsın isterim, hiç unutmayayım… Tekrar aynı soru; “yıllar insanın gözlerinde mi birikir?”. Düşünüyorum; insan başkasının gözlerinde kendini görür bence, belki sadece görmek istediklerini. Ama yıllar en çok insanın ellerinde birikir. Her şeyi eller yaşar ve her şeyi eller yaşatır insana…

Kaç saniye öyle birbirimize bakarken kaldık bilemiyorum. “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Gülümsedim. Yine bir mısra geldi aklıma. “Bana hissettirdiklerini seviyorum; sanki her şey mümkünmüş gibi, sanki yaşamaya değermiş gibi…”

Yazar Hakkında: Rabia EMEKLİ

Yalnızca O’na

Öğleden sonraydı. Genelde eve girmek için zile basmak yerine anahtarımla girmeyi tercih...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir