Yaşamla Dans

Yazar Hakkında: Fatmanur ALSANCAK

Dalgın vs Dargın

Burada oturduğum yerde Yüzler görüyorum, sizlerin yüzünü. Gözleri parlak yapan filtrelerin ardında...
Devamını Oku

Yaşam, bir tren yolculuğuna benziyor. Geçilen her bir durakta ardında sararmış bozarmış alacalı yapraklar bırakıyorsun. “İnsan ne tuhaf bir varlık” deyip Yaradan’a sığınıp sığınmama konusunda endişeli kalıyorsun. Pencereden baktığında ileriye doğru değil, geriye doğru çeviriyorsun yönünü. Yaşlandığını yaklaşmakta olan doğum gününe bağlayıp içli bir nefes daha çekiyorsun. Hatırına gelenler de esasında bir bardak çaydan daha değerli değiller. Eğer bir gün gerçekten sigaraya başlayacak olsaydım, bunu, Ankara’ya gitmek üzere beklediğim tren garında yaparak başlardım. Belki de pek değersiz olanlar hep yollarda, yolculuklardadır.

Arifiye Tren Garı’nın kedisinin yaşamdan aldığı zevki kıskanıp mavi örtülü yuvarlak masada çayının kendi kendine azalışına şahit olmak… “Tüm yaşam doyumu bu kadar olmamalıydı” deyip bir nefes daha çekebiliriz.

Kendine ve hayatına kattıklarını düşlerken biraz hüznü çoğalır insanın. Sonbahar, hiç de masum gelmiyor böyle anlarda. Katli vacip renkler doğurup atak geçirenlerin ataklarını, hayal kuramayanlarınsa hayallerini incelemeye yelteniyorsun. Korkunç bir an. Bu renkler sebeb-i intiharın ta kendisi değil de nedir?

Bir de misafir salonlarındaki boş bırakılmış sandalyeler, tıpkı evlerimizdeki boş bırakılmış salon gibi. Birileri sandalyeye oturur, oturur, oturur ve kalkar gider. Uzun bir sessizlikten sonra başka biri gelir ve bu koca devran dönmeye devam eder. Salondaki koltuğun boş kalması sizi ölüme yaklaştırırken dolu olduğunu görmek aydınlığa götürmektedir. Gelin görün ki aydınlık da koltuğa gelen bir misafir gibidir. Hepimiz O’na döneceğiz, trenler gitmese de…

6 ayrı vagonda kaç koltuk olduğu ve bu koltukların ne aralıklarla bir insan tarafından dolup boşaldığını hesaplamakla yaşamdaki yalnızlığımız arasında bir matematik olmalı. Ama bu matematik bir müziği oluşturuyor, insanlarsa bu müzikte dans eden küçük parçacıklar gibidir. Koca bir sistemde hem bu kadar küçük olup hem de ne kadar büyük bir varlık olduğumuzu düşünürken bitiyor yol. Ancak müzik hiçbir zaman durmuyor.

August Rush filminin kendisi küçük ruhu büyük karakteri doğayı dinleyerek önce müziğe ve müziğin sayesinde müzisyen olanlara ve bu köprü ile anne ve babasına ulaşıyordu, hatırlayın. Müzik doğadadır ve bizler doğaya sağır, kendimize kör, insana yabancı olarak sadece yola çıkıp çıkıp dönüyoruz. Pencereden bakmaya korkarak yaşayıp yan koltuğumuzda oturanı yok sayıyoruz. Yapraklar bize dokunabiliyorken en az bir yaprak kadar savruk insanoğlu, bir türlü insana dokunamıyor ne yazık(!). Belki bu hengamede enstrüman yerine yaşamın kendisindeki müziği dinleyebilseydik pencereler anlamlı, koltuklar hep dolu ve yol daha aydınlık olabilir.

Yazar Hakkında: Fatmanur ALSANCAK

Dalgın vs Dargın

Burada oturduğum yerde Yüzler görüyorum, sizlerin yüzünü. Gözleri parlak yapan filtrelerin ardında...
Devamını Oku