Merhaba!
Ben, kocaman bir çocuk hastanesinin bahçesinde her bahar yeniden açan, nice anılara şahit olmuş; rüzgârda salınan, güneşte gülümseyen beyaz bir gülüm.
Ben de bir zamanlar bu hastaneye gelen çocuklar gibi küçücüktüm. Henüz açmamış bir fidandım, gonca bir güldüm. Pencere camlarının ardından bana bakan minik yüreklerin sevgisi beni büyüttü, olgunlaştırdı. Her bahar açtığım gün, bir çocuk daha iyileşip veda etmeye geliyordu yanıma. Sanki mis gibi kokup açtığımda umudun sembolü oluyordum.
Nice yağmurlar, nice rüzgârlar geçti üzerimden. Hatta bir gün öyle bir kar yağdı ki üzerime. Bembeyaz…
Çok üşüdüm. Başımı eğdim. Başka çarem yoktu. Soğuk içime işliyordu. Gece olunca ayaz daha da arttı. Bu kez soğuk beni yakmaya başlamıştı. Rengimi kaybettiğimi, taç yapraklarımın birer birer döküldüğünü hissediyordum.
Yoksa vazgeçiyor muydum?
Bir minik savaşçı daha zafer dolu gülücükleriyle geçemeyecek miydi yanımdan?
Hayır!
Bu bir vazgeçiş değildi. Yeniden açmam, daha güzel ve daha parlak taç yapraklara kavuşmam için doğanın bana dokunuşuydu. Uzattığı bir eldi. En önemlisi de susuzluğumu giderecek bir armağandı.
Öyle ya İç Anadolu’da nefes alan her canlı, nisan ayında da olsa kar ile buluşabiliyordu. Sadece ben değil, diğer bitkiler de üşümüş, renklerini kaybetmişlerdi. Neyse ki benim mayıs ve haziranda yeniden açabilme umudum vardı. Tomurcuklarım ve genç filizlerim zarar görse de köklerim daima sağlamdı.
Ama meyve veren ağaçların hayali başka bahara kalmıştı.
İşte o zaman anladım ki her umudun ve hayalin bir mevsimi vardı. Çünkü burası; dökülen tüm yaprakların yeniden yeşerdiği, gökyüzünün huzurlu mavisiyle insanın umudunun bir harmonisi olan farklılıklar âlemiydi.
Bu kez hislerim beni yanılmıştı.
Her bahar olduğu gibi bu bahar da iyileşen bir çocuk daha yanıma geldi.
Solmuş taç yapraklarımı ve üşümüş filizlerimi sevgiyle okşadı, öptü. Hastalığını nasıl yendiğini, zaferini kısık bir sesle anlattı.
İçim kıpır kıpır olmuştu. Sonra bana şöyle dedi:
“Sen de benim gibi iyileşeceksin. Bir dahaki gelişimde dostluğumuzun sembolü olan o bembeyaz renginle göreceğim seni.”
Dediği gibi oldu. İyileştim. Bembeyaz rengime yeniden kavuştum. Artık hastaneye değil, beni ziyarete geleceği için daha da mutlu olmuştum.
Günler geçti. Günler ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Ben işe yalnızca bir çiçek değildim artık; sevginin, dostluğun ve umudun sessiz tanığı olarak en özel anlara şahit olmaya devam ettim.
Doğa uyandı. Yenilenme duygusu tüm canlılara yayıldı.
Serum askılarının tıkırtısı ve soğuk koridorların arasında nefes almaya çalışmak elbette çok zordu. Hele ki küçücük ellerine ve kollarına batan iğneler… Onları gördükçe içimden dua ederdim:
“Allah’ım her doğan güneş onların karanlığını aydınlatsın. Kalplerini ısıtsın. Şen kahkahalarıyla yanıma gelsinler. Beyaz maskeler, beyaz gülleri koklamak için indirilsin ve bir daha o güzel yüzlere dokunmasın.”
“Gül Duası” idi ettiğim. Katmer katmer açan güller gibi.
Semada yankılandı.
Belki de dualarım kabul oluyordu. Çünkü ertesi sabah goncalarım birer birer açıyordu. Her goncamın küçücük bir yüreği temsil ettiğini düşünürdüm. Goncalar açtıkça, sahipleri olan çocuklar da biraz daha güçleniyor ve iyileşiyordu.
Kuşlar bütün neşeleriyle cıvıldarken ben de tüm zarafetimle büyümeye devam ettim. Gelip dallarıma konabilsinler diye.
Zaman geçti.
Artık yalnızca bir gül değildim. Onlarca tomurcuğum filizlenmiş, koskoca bir gül bahçesi oluvermiştim. Ailem büyümüştü.
Çocuklar artık yalnızca beni koklamıyor, her biri ayrı bir goncamla konuşuyordu. Çünkü onlar da buraya ilk geldiklerinde birer goncaydılar. Zamanla büyüdüler, iyileştiler.
Sonunda beyaz maskelere veda edip beyaz güllerin arasından gülümseyerek geçtiler. Ben ise her bahar yeniden açmaya devam ettim.
Yeni umutlar ve hayaller için.