
Bâb-ı Hümâyûn’un ardında bulunan avludaki alışılmadık hareketlilik ilk bakışta fark edilemeyebilirdi. Zira saray mensupları asırlardır telaşı, acıyı, sevinci sessiz yaşamayı öğrenmişti. Yalnız dikkatli gözler için taş döşemeler üzerinde hızla ilerleyen çarıklar, fısıltıyla verilen emirler ve birbirine değmeden geçen insanlar olağan günlerden farklı bir şey olduğuna dair çok şey anlatabilirdi.
Devletin kalbi sultan, birkaç saatliğine, belki tüm gün kendi gök kubbesinden ayrılıp sokaklarda dolaşacaktı.
Saray ahalisinin bir kısmına aşikar olan küçük bir sırdı bu.
Sadrazam başta olmak üzere tebdil heyetinin tüm mensupları telaşlı bir hazırlık içindeydi. Kimi esnaf, kimi bir derviş, kimi sıradan bir kâtip gibi giyinmişti. Fakat üzerlerindeki kıyafet ne kadar değişirse değişsin, hepsinin omuzlarında adeta görünmez, demirden gülleler vardı.
Hazırlığın ardından sultan göründü. Üzerinde hükümdarlığına delil teşkil edecek hiçbir işaret bulunmuyordu. En ağır yükü yüklenen omuzları hükmediyor olmaktan dik, ancak devletin fevkalade ağırlığı altında yorulduğu, onca iktidarına rağmen belli oluyordu. Her zamanki ince, uzun, sırma işlemeli güvez kaftanından, samur kürkünden eser kalmamış, başında alelade kırık beyaz ağbani sarık ile alelade bir insan silüetindeydi.
Ya insan, kendi gölgesinden de gizlenebilir miydi?
Ya da yalnızlığından?
Peki elbise değişince içindeki de değişebilir miydi?
Keşke!
Aynaya bakınca bir başkasının gözleriyle bakamazdı ki!
Baksa bile aynanın sırrından kendi gözündeki ziyasına geri dönerdi.
Atına binerken kısa bir an geçti zihninden tüm bu karışık düşünceler. Ama iktidarın yularını, atının dizginini kavrayınca dağıldı. Kapılar aralandı, kafile yola çıktı. İlk durak Tahtakale’ydi. Tahtakale her zamanki gibi kalabalıktı. İnsanlar birbirlerinin arasından geçiyor, sesler, kokular, dokular birbirine karışıyordu. Sultan çok uzun süre hiç konuşmadı. Sadece dinledi ve izledi.
Zira bir Sultanın gördüğü ile halkın yaşadığı şey aynı değildi, olamazdı.
Sarayın duvarları dışında kalan her bir haber eksik, değişken ve nihayet devletin hakikatinden uzaktı. Ve bilinmeliydi.
Önce bir meydanda, ardından bir kahvehanenin önünde durdu. Oturan birkaç adam pahalılıktan söz ediyor, bir diğeri kadılardan şikâyet ediyordu. Birçok insan sessizce dinliyor, hiçbir şey söylemiyordu.
Sultan dikkat kesildi.
İnsan çoğu zaman konuştuklarıyla değil, sessizliğiyle kendini ele verirdi. Bu nahoş düşünce gün boyunca zihnini kemirmiş, gittiği, uğradığı her yerde konuşanlar kadar susan insanları da gözlemlemişti. Devletin iaşesine yön veren Unkapanı’nda da, Aksaray’da da…
Özellikle Aksaray’da!
Burada Devlet-i Ali Osman’ın kılıçları yaşıyordu. Yeniçeriler, sipahiler hatta tekkeler.
Sarayda alınan kararların yankıları önce burada duyulurdu.
Sultan gezdikçe insanların yüzlerine bakıyordu. Yüzlerde mutluluktan çok yorgunluk görüyordu. Ve bundan oldukça rahatsız olmuştu. Çünkü mutluluğu kaybetmenin korkusu yönetilebilirdi. Ama mutsuzluk öyle değildi!
Az sayıda maiyetiyle alelade bir tüccar gibi dolaşmaya devam ediyordu. Daha kalabalık, daha liyakatli bir güruhla karşılaşsalar, tahtı hak etmek haricinde kalan birçok konuda sorun yaşamaları işten bile değildi.
Demokles’in kılıcı her iktidar sahibinin tepesinde olduğu gibi sultanın üzerinde de at kuyruğunun tek bir kılına bağlı halde sallanmaktan geri durmuyordu.
Bir an babasını düşündü. Kardeşlerini…
Devlet namına bu ne büyük bir bedeldi?
Ödemişti. Kendinden önceki hatta sonra gelecek herkes gibi.
Gün batarken Langa Bostanlarına vardıklarında güneş çoktan yitmiş, eski Theodosius Limanı’nın harabeleri karanlık gölgelerde zor seçiliyordu. Burası bir zamanlar Bizans’ın en büyük limanlarından birisiydi. Yollar bile o yoğun liman trafiğinin izlerini taşımaya devam ediyordu. Tıpkı bir insanın yaşadıklarının izlerini yüzünde, ruhunda taşıdığı gibi. Tüm köşelerinden arınmış, parlamış, yer yer ufak oyuklarla dolu, üzerinde ağırladığı misafirlerin adımlarıyla pürüzsüzleşmiş, neredeyse parlamış taşlarla nizami döşenmiş sokaklar, kandillerin sarı ışıklarının perspektifinde karanlığa uzanıyordu.
Perme denen alelade, dikkat çekmeyen kayıklar sultan ve maiyetinin dönüşü için çoktan hazırlanmış, sıra sıra bağlanmıştı. Denize yönelen sultan yakınlardaki cansız, soluk bir ışığı fark etti. Gecenin karanlığında insan küçücük ışıklara tutunur bazen, dikkat kesilir ya! Tıpkı ateş böcekleri misali. İçinde bulunduğu yalnızlık hissiyle sadrazama işaret etti sultan. Diğerleri geride kaldı. Otların arasından ilerlediler. Işığın geldiği yere vardıklarında zayıfça bir ihtiyar iskemlede oturuyor,
önünde küçük bir kandil yanıyordu. Duruşunda yaşlılık ve bilgelikle birlikte başka şeylerin varlığı da sezilebiliyordu.
Gecenin içerisinden apansız gelen ve her hallerinden zararsız oldukları belli olan misafirlerini sessizce, saygıyla, edeple karşıladı ihtiyar şaşırmadan, afallamadan, olağanmışçasına. Bahçesindeki meyvelerden ikram etti. Ardından sohbet başladı, sonra hiç beklenmeyen bir biçimde derinleşiverdi.
Bazı sohbetler vardı, insan onu bir ateş misali sürekli beslemez, sohbet insanı derinlerine adeta sürükleye sürükleye çeker ve derinleşirdi. Sohbet tam da böyleydi.
Bir ara ihtiyar, cümlesine yüzünü karanlığa dönerek ve bir şeyler anlatmak ister gibi:
“Cân u cihân ne nesnedir, Çün dost ile bâzâr olur”
dedi ve devam etti.
“İnsanın dünyada elde ettiği hiçbir makam, sevildiğini bilmek kadar büyük değildir.”
Sultan dikkatle dinliyordu. İhtiyar devam etti:
“Fakat bazı insanlar vardır ki bu nimetten mahrumdurlar.”
“Neden?” diye sordu sultan.
İhtiyarın belli belirsiz gülümsediği anlaşılıyordu kandilin loş ışığında.
“Sultanlar mesela.”
İlk defa doğrudan ve dikkatle onun gözlerine bakıyordu sultan zayıf, sarı ışıkta.
“İnsanlar sultanı değil, sultanlık makamını sevmektedirler.”
“Bunu nereden bilirsin?”
“Ömrüm boyunca insanlara bir şeyler öğretmek için çalıştım, bunlar olurken en çok da yaşarken ve yaşlanırken öğrendim.”
Bir sessizlik oldu. Sonra ihtiyarın sesi hafifçe yükseldi.
Birden;
“Dost, dostunu olduğu gibi sever. Sultanın karşısında ise kimse olduğu gibi değildir. Sahtedir. Sultanın yanında herkes rol yapar. Kimi korkusundan, kimi menfaatinden, kimi alışkanlığından…
Rol yapar. Zira sultan da bunu ister.”
Rüzgâr usulca başakları tarıyordu, taneler yer yer eğiliyor, sonra eski haline dönüp adeta selam duruyordu.
İhtiyar başını kaldırıp,
“İşte bu yüzden sultanın da dostu olmaz. Sultanlık makamını sevenler sultana dost olduğunu sanır. Sultan da onları dost…”
Sultan cevap vermek istedi.
Fakat ihtiyar önce davranarak;
“Ve Sultan da kimsenin dostu olamaz…”
Manevi bir tokat gibi patlayan bu sözler sıradan gibi görünüyordu. Sultanın onca ihtişam ve kalabalık içinde bulunduğu yalnızlığı artmış, o pastel gecenin karanlığı sert, keskin bir fırtınayla yer değiştirmişti.
Çünkü yıllardır hissettiği o büyük boşluğu ariflemiş, gayet net bir şekilde tariflemişti. Kimse konuşmadı bir ara.
Sadrazam da sultandan çok farklı düşünceler içinde değildi. Makam sahibi olmak, gerçek dostluklardan ırak olmaya çok yakındı.
Rüzgar ağır ağır başakları taramaya devam ediyordu.
Sultan sessizliği yararcasına ayağa kalktı. Bir kese altın bıraktı. İhtiyarın altın kesesine aldırmadığını adeta sarılığa yakalanmış zayıf kandilin ışığından başka gören olmadı. İhtiyar ise ne teşekkürleri duyuyor, ne de bu güzel, sarsıcı sohbetten doğan minnetin beden dilindeki yansımalarını görmüyordu.
Ayağa kalktı ve misafirlerini uğurladı.
Sultan’ın zihninde artık devleti yoktu sadece.
Otları yara yara ilerlerken.
Ne Tahtakale, ne Aksaray, ne de saray….
Yalnızca bir cümle;
Durmadan tekrar eden bir cümle;
“Sultanın dostu olmaz!”
Peki ya aşkı olur muydu?
Yolda sadrazam müsaade isteyerek, onu duymayan sultana ihtiyarın Sahn-ı Seman medreseleri baş müderrisi Azmîzâde Mustafa Haletî Efendi olduğunu söyledi. Yıllar önce gözden düşmüş, önceki vezir azam ve şeyhülislam ile siyasi sebeplerle anlaşamamış, görevinden uzaklaştırılmıştı. Ve oldukça yaşlanmıştı. Hakikat bazen insana sadece yaş aldırmaz, algısını ve sözlerini de keskinleştirebilirdi.
Hatta bir akşam koskoca sultana ve sadrazamına yeniden ders verdirtebilirdi.
O gece yıllar sonra en yakın dostu ve veziriazamını da idam ettirmesine mesnet teşkil edecek bir düsturun temelindeki taşı yerleştirdi taze dimağında genç sultan.
“Sultanın dostu olmaz!”
Belki aşkı da…
Ertesi gün Bâb-ı Hümâyûn’da sesler yankılanıyordu.
Sultan akşamdan kalan tüm kimsesizliğiyle doğruldu, kulak verdi;
“Padişahım çok yaşa!
Padişahım çok yaşa!
Padişahım çok yaşa!”
Sultan aynadaki ihtişamlı yalnızlığına bakıyordu nidalar eşliğinde.
Sultan olmasa ağlayabilirdi de.
Belki de ağlamıştı.
Cuma selamlığına yöneldi.
Üzerinde muhteşem sıfatına layık giysiler, omuzlarında devletinin ezici ağırlığı, başının üzerinde her daim sallanan Demokles’in kılıcı.
Ve kalabalıklar içindeki tüm yalnızlığıyla…