
Gölcük depreminin hengâmesinde şehirde hikâyeler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Hangisi gerçek, hangisi korkunun ve uykusuzluğun eseri, kimse bilmiyordu.
Kültür Park’ın battaniyeli, serin yaz gecelerinde, hüzün ve ölümden müteşekkil, bugüne kadar hiç var olmamış ve bütün şehri sarmış acı bir panayır havası solurduk.
İstesek de istemesek de…
Yan yana yatar, birbirimize yaslanırdık. Elimizde piknik tüpünde ağır ağır demlenen çayların plastik bardakları, başımızın üzerinde sayısız yıldız…
Kekre gecelerdi.
Kekrecelerdi…
İnsan, bazı gecelerin tadını yıllar sonra bile hatırlayabiliyor, istese de unutamıyordu.
Acı da olsa.
Tramvay henüz yapılıyordu. Şehirde yorgunluğu, özlemi, acıyı, hatta aşkı yüklenip onu bulunduğu yerden başka bir yere götürecek kadar kuvvetli hiçbir şey yoktu.
92 T’den başka!
Vakti geldiğinde, ayrılıkların ağırlığı altında inleyerek, öksürerek terminale doğru giden kırmızı renkli bu metal kutular sık sık bozulurdu. Belki çok eski olduklarından. Ya da taşıdıkları yükün ağırlığına dayanamadıklarından.
Bazı yükleri ancak insan taşırdı.
Aşk gibi.
Özlem gibi.
Pişmanlık gibi.
Ve bir daha geri dönmeyeceğini bildiğin hâlde beklemek gibi.
Ölüm gibi…
Her akşam Tophane’den Çekirge’ye yürürdüm. Çarşamba’yı geçer, nereye gittiğimi bile düşünmeden indikçe inerdim. Cebimdeki onca adamlık bir atom bile etmezdi. Ve bunu kimse bilmezdi.
Aç karnına bir sigara daha yakardım sonra. Bilirdim, içmemi istemezdin. Ertesi sabaha emanet edip seni, dönerdim tek odadan ve sessizlikten müteşekkil tekilliğime.
Hatırlıyorum da…
Gazcılar Caddesi’nde, alelade bir sokağın içinde yakalamıştık tutulan Güneş’i.
Elimize eski röntgen filmlerini tutuşturan içten bir kalabalık vardı. Güneşi izleyebilelim diye!
Şaşırmamıştık insanların bu karşılıksız iyiliğine.
Çünkü samimiyet, şaşılacak bir şey değildi o günlerde.
Hatırla!
Yıl: bin dokuz yüz doksan dokuz!
11 Ağustos!
Henüz hiçbir şey eksilmemişti.
Arkadaşlığa dair.
Dostluğa dair.
Aşka dair.
Ve sen ölmemiştin henüz…
Belki bu yüzden mutluydu herkes!
Belki bu yüzden sevinçliydi ağaçlar!
Sarı
Ve sıcak bir yaz gününde.
Doksan dokuzun Bursa’sında.
Kimse başına gelecekleri henüz bilmez iken.
Ve biz,
Güneş’in tutulmasını izlerken
Sonsuza dek…