
H: Evet, “roman” diyorduk. Romanların objektif olamayacağından; dolayısıyla tam güvenilir olmadığından bahsediyordun.
B: Evet, tam da öyle diyorum. Bilgi sahibi olmak için roman okunmaz.
H: Sadece roman okuyan biri olarak kısıtlı bilgi edinmek dışında roman okumak bana ne katar?
B: Güzel konuşma yeteneğine sahip olma ihtimalin var. “İhtimal” diyorum; zira birçok kitap okuyan nicelerinin etkili ve güzel konuşmadan mahrum olduklarını gördüm. Bunun yanında gözü satıra değmemiş nicelerinde de etkili ve güzel konuşma becerisine şahit oldum. Yani bu biraz tabiatınla da ilgili.
H: Hmmmm.
B: Mesela kitabı hızlı mı okursun?
H: Evet.
B: O zaman kitaba bağlı iyi, etkili ve vurgulu konuşma yeteneği ihtimalini de öldürmüş oluyorsun.
H: Yavaş mı okumalıyım yani?
B: Yavaş okumak yetmez. Noktalara, virgüllere ve vurgulara dikkat etmelisin. İyi bir konuşmacı olmak istiyorsan yüksek sesle okumanda da fayda var.
H: Öyle bir derdim yok.
B: Güzel. O zaman bir sorun yok. Biz romanlara dönelim. Hiçbir ayrım gözetmeden birçok yazarın romanını okuduğundan bahsetmiştin. Çoğu kimselerce bilinmeyen herhangi bir yazarın romanı favorin oldu mu?
H: Evet, iki tane oldu.
B: Ne hakkındaydı bunlar?
H: Yalnızlık temalı kitaplardı. İkisinde de kendimi buldum.
B: Kendini yalnız hisseden ya da yalnızlığı seven birisin demek ki.
H: Öyle.
B: Bu kitaplardaki kahramanların yalnızlık özellikleri seninkiyle birebir aynı mıydı?
H: Tamamen değil. Farklılıklar vardı tabii.
B: Onların yalnızlık hallerine bürünmeyi tercih etmiyorsan sana ne onların yalnızlığından! Sen, kendine münhasır yalnızlığını yaşa. Hiçbir karakter tamamen aynı değildir zaten. İstesen de onların yalnızlığına bürünemezsin. İnsanoğlunun şartları, ruhları, reaksiyonları apayrıdır. Herkes kendine yaşar. Diyelim ki tamamen senin yalnızlığını resmetmiş oradaki yalnız karakter. O zaman da boşuna okumuş olmaz mısın? Zaten sen, o karaktersin.
H: Çok acımasızsın.
B: Acımasız değil, gerçekçiyim.
B: Peki, ilgi alanına giren roman türleri nelerdir? Tarihî, felsefî, sosyolojik, psikolojik…
H: Tarihi, felsefeyi sevmem.
B: Tarihî ve felsefî romanları mı sevmezsin, tarih ve felsefeyi mi sevmezsin?
H: Tarih ve felsefeyi sevmediğim için bu tarzda yazılmış romanları da sevmem.
B: Anladım. Zaten tarih romanlarından tarih öğrenilmez. Felsefî romanlar da zaten sayıca ortalamanın altında ve kısmen de gereksiz.
H: Neden böyle düşünüyorsun?
B: Felsefe, felsefe kitaplarından, tarih de belgeli tarih kitaplarından öğrenilir.
H: Anladım.
B: Değil bir okur, bir kişi sorgulamadan hayatını değerli kılamaz. Bunun için roman okumak pek de akıllıca değil. Zaman kaybıdır bir yerde.
H: Bunun için de Felsefe Bilimi’ne mi ihtiyaç duyuluyor?
B: Felsefe, bir bilim değil; bir disiplindir. Tüm bilimlerin üzerindedir. Felsefe yapmadan bilim yapılmaz. Bununla beraber felsefeyi tarihten, sosyolojiden, sosyo-psikolojiden ayrı düşünemezsin. Bu kural, çıkarımda bulunmak için olmazsa olmazdır.
H: Mesela felsefe temelli romanlar sayesinde sorgulama yapamaz mıyım?
B: Dostum, yine aynı noktaya geliyoruz. Felsefi sorgulamalarını felsefi temelli romanlardan değil felsefe kitaplarıyla ya da felsefi düşünceye sevk edecek herhangi bir eylemle gerçekleştirirsin. Romanlarda en fazla “Falanca şu eylemi neden yapmış.” “Filanca bunu nasıl gerçekleştirmiş.” sorularını sorarsın eğer yazar sebebini belirtmediyse.
H: Bu da sorgulamaya atılmış önemli bir adımdır işte.
B: Hiç ilgisi yok. Önemli olan insan eylemlerini sorgulamak değil; önemli olan eylemlerin altında yatan sebepler silsilesini keşfetmektir. Burada seninle konuşuyor olmam bir sonuçtur. Altında yatan sebepleri sorgulamazsan sığlıktan kurtulamazsın.
H: Seninle oturuyor olmak bir sebep olamaz mı?
B: Elbette bir sebep. Hatta en az bir sonuç doğuracak sebep. Ama doğuracağı sonucu ya da sonuçları şimdilik bilemiyoruz. Her eylemin altında sebepler ararsan hayatı da doğru okuyabilirsin.
H: Bu durumu romana nasıl bağlarsın peki?
B: Yine Dostoyevski ve Suç ve Ceza’dan örnek vereyim. Dostoyevski’nin bu eseri yazmasındaki sebepler nelerdir bir düşünelim. Dostoyevski’nin yalnızlık hissi, hastalığı, vicdan muhasebesi ve borçlarına çare olacak para kazanma isteği. Buna birçok yazarda olduğu gibi tanınma arzusunu dahi ekleyebiliriz. Burada Kafka’yı ayrı bir yerde tutuyorum.
H: Yani?
B: Yani Dostoyevski’nin bu romanı yazmasındaki sebeplerden ve oluşturduğu eserden bana ne! Birebir aynı olsam kendimi neden okuyayım? Ben, beni bilmiyor muyum?
H: Aynı olmak imkân dahilinde değil mi?
B: Kesinlikle değil.
H: Neden?
B: Dünyada ne kadar insan varsa hiçbiri birebir aynı değildir de ondan. Yetişme şartları, iç ve dış çevre şartları vs… Aynı evde büyümüş ikiz kardeşler bile aynı değildir. Onlarda da psikolojik dayanıklılık ve reaksiyonlar farklılık gösterir.
H: O zaman dediğin gibi herkes kendi hayatını kendi şartlarında yaşıyor.
B: Kesinlikle öyle.
H: Farkında mısın, bu konuşmada o kadar çok “sana ne, bana ne” kullandın ki…
B: Farkındayım.
H: Roman okurları ve romanlar hakkındaki düşüncelerini az roman okuyan biri olarak mı, çok roman okuyan tecrübeli biri olarak mı şekillendirdin?
B: Çok roman ve roman haricindeki diğer türleri çok okuyan biri olarak fikrim şekillendi. Yoksa ahkam kesmek ne haddime! Bir yoldan geçmeyenin o yolu tarif etmesi mümkün mü?
H: “Keşke bu kadar çok roman okumasaydım” diyor musun?
B: Demiyorum çünkü hayatımın hiçbir döneminde üst üste üç roman okumamışımdır. Repertuarımda diğer kitaplar da olduğu için hem çok sıkılmadım hem de roman ve diğerlerini karşılaştırma imkânı elde ettim.
H: Aralıklı okumanın faydalı olacağını düşünüyorsun yani?
B: Evet. En azından üst üste roman okuduğum zaman kendimi hapsolmuş ve boğuluyormuş gibi hissederdim.
H: Ben kendimi o zaman zindanlarda hissetmeliyim. Öyle mi?
B: Bunu da tartışalım. Ama diğer yazıyı beklemekte fayda var.
Resim: The Novel Reader by Vincent van Gogh (1888)