İsyanbul Dörtlemesi Galata

Yazar Hakkında: Serkan Erkoç

Kekre Geceler

Gölcük depreminin hengâmesinde şehirde hikâyeler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Hangisi gerçek, hangisi korkunun...
Devamını Oku

İstanbul, 1918 yılında işgal edilmekle kalmamış sanki ruhunu da yitirmişti. Bunu en iyi geceleri anlardınız. Sokaklar karardıktan sonra şehir başka bir hale bürünüyordu adeta. Bütün binalar yavaş yavaş çürüyen bir geleceğin parçalarıydı sanki. Direklerde yabancı bayraklar sallanıyor, Galata Rıhtımına yanaşan gemiler geceleri uğursuz gölgeler bırakıyordu denizin dalgalarına. İnsanlar konuşurken seslerini kısıyor, yürürken arkalarına bakıyordu. Görünürde kimse bir şey kaybetmemişti sanki, aslında tam olarak neyi kaybettiklerini bile bilmiyorlardı.
O gece Pera’dan aşağı yürüyordum. Nefes almak için. Bir yudum nefes!
Boğuluyordum…

Cebimde yarım paket tütün, sarılı omzumu saran pardösümün iç cebinde eski, küçük bir defter vardı. Ve eskimiş yapraklarında nerede, ne zaman yazdığımı artık hatırlayamadığım şiirler. İnsan bazı şeyleri hiç unutmuyordu, ancak hatırlamaya mecali olmayan zamanlarda var olabiliyordu.
Yağmur yeni başlamıştı. Pek az süre önce geçtiğim Tramvay raylarının üstünde ince bir su tabakası birikiyor, sokak lambalarının sarı ışığında parçalanıyordu. Kaldırımlardan geçen tek tük insanların yüzleri birbirine benziyordu artık, yorgun, uykusuz ve suçlu.
Evet, suçlu!
İstanbul’da o yıllarda yaşayan herkes biraz suçluydu sanki. En azından kabahatli. Kimi sustuğu için, kimi korktuğu, kimi de hâlâ yaşadığı için.
Benim gibi,
Benim kadar…

Tünel’in önünde bir an durdum. Başım dönüyordu. İki gecedir doğru dürüst uyumamıştım. Son günlerde zihnimde tuhaf düşünceler dolaşıyordu. İnsanın kendi aklına güvenememesi kadar korkunç bir şey yoktur. Dünya dediğimiz biraz inandığınız, biraz yaşadığınız bir şeydi. Ve inancı kırılınca insanın eşya da çözülmeye başlıyordu. Birdenbire şunu düşündüm:
Ya bütün gördüklerim yalnızca benim zihnimin içindeyse?
Yağmur,
Tramvay sesi,
Sokaktan geçen kimsesiz çocuk,
Şu işgal askerleri…
Ben görmesem var olacaklar mıydı?
İnsan bazı düşünceleri yalnızca gece kurgulayabilirdi.
Ve gün doğunca utanabilirdi kendinden ancak.
Bu gece öyle bir zamandı.

Galata’ya doğru yürürken derin bir nefes çektim ciğerlerime. İstanbul’u kokladım. Deniz tarafından ağır bir kömür kokusu geliyordu. Limanda İngiliz askerleri sigara içiyor, uzaktan birkaç sarhoş Rumca şarkı söylüyordu. Şehir artık kimseye ait değildi sanki. Tam o sırada onu gördüm.
Siyah pardösülü kadın.
Karaköy’den yukarı çıkan dar sokakta durmuş bana bakıyordu. Yüzünü seçemiyor, gözlerini hissediyordum. Bazı insanlar doğrudan size bakmaz; gözleriyle içinize girerdi. Başımı çevirdim. Yeniden baktığımda hâlâ oradaydı. İşte o an içimde açıklayamadığım bir ürperti büyüdü.
Evet, tanıyordum.
Oydu.
İnsan birini böyle bir karanlıkta gördüğünde onun yıllarca tanıdığı kişi olduğu hissine kapılabiliyor. Yağmur altında ve neredeyse yalnızken hele. Ama bu öyle bir yanılgı değildi.
Kadın arkasını dönüp yürümeye başladı. Onun için endişelenmiştim. Birlikte Pera’nın arka sokaklarına girdik. Islak taş duvarların arasından geçiyor, eski apartmanların önünden neredeyse yan yana yürüyorduk. Bazı pencerelerde soluk sarı ışıklar vardı. Bazılarından cızırtılı gramofon sesleri duyuluyordu. Birinden kavga eden bir çiftin sesi işitiliyordu. Başka bir yerde ise bir çocuk ağlaması.
Hiç konuşmadık.
Şehir yaşıyordu. Hasta bir insan gibi. Öksüre tıksıra yağmurda duş alıyordu. Görünen kirlerinden arınıyordu karanlıkta. Kadın yüzüme doğrudan bakmadan yürümeye devam etti. Güvenliğinden endişe ediyordum. O da biliyordu.
Sonunda lüks otelininin önünde durdu. Bina karanlığın içinde bir anıt gibi yükseliyordu. Kapısının üstünde Fransızca bir isim vardı:
Grand Rue De Pera!

İçeri girerken başını hafifçe eğdi ve gülümsedi.
Tereddütteydim, yine de girdim. Yalnızlığıma, yağmura verin…
Durumu beni endişeye sevk etmişti. Yağmur altındaki bu ufak yolculuğumuzu sabah hatırlayıp hatırlamayacağından emin olamadığım bir kadının çocuk kadar masum davetindeki sırrın sonuçlarından ürperiyor, yanlış anlaşılmaktan korkuyordum. Bizden hemen sonra ardımızdan bize uzaktan nezaret ettiğini sonradan anladığım, tanıdığım iri yapılı bir adam da girdi otele. Selamlaştık. İnsan bazı kapıların hayatını değiştireceğini hisseder ve girer. Zira insanı felakete götüren şey cesaret değil, yorulmak ve vazgeçmekti çoğu zaman.
Otel havadan mütevellit biraz rutubet ve biraz parfüm kokuyordu. Tavandaki avizeler kırılıyordu duvarlardaki ışık hüzmelerinde. Aynalar loş ışığı bozuk bir hatıra gibi geri yansıtıyordu. Resepsiyonist başını kaldırmadan:
“Geç kaldınz.”
Neye geç kaldığımızı sormadım.
Çünkü insan bazı cümlelerin cevabını kendisi de bilmez!
Konsiyerj ve kadın koridorun başlangıcındaki asansörde durmuş birkaç adım farkla beni bekliyorlardı. Yaklaştığımda aydınlanmış yüzünü gördüm.
Gülümsedik.
“Beni hatırlıyor musunuz?” diye sordum endişeyle.
“Hoş geldiniz Yarbay Talat” dedi ve gülümsedi.
“İnsan,” dedi usulca,
“En çok kendinden olanı tanır.”

Kapıyı açtı. Gecenin bana sunduğu şartların gereği ve en masum duygularımla odaya yürüdüm. İçinde bulunduğum yalnızlık, omuzumdaki yaranın sızısını hissettirmiyordu bile.
Yürüdüm…
Oda kocamandı ve dışarıda yağmur yağıyordu, usul usul. Tramvay sesi uzaktan hâlâ duyuluyordu. Kadın balkona yürüdü. Tahta trabzanlardan bakakaldı.
Ben de aynanın karşısında uzun süre kendi yüzüme baktım. Ve bir kez daha şunu düşündüm:
İnsan aynaya bakınca kendine baktığını sanıyor. Aslında geçmişini, kendi ruh halini, içinde taşıdığı duyguları görüyordu. Hangi aynaya, ne zaman ve kiminle baktığı da önemliydi elbet.
Kadın arkasını dönmeden konuştu ve bir müddet sustu.
“İstanbul insanı parçalara bölüyor.”
“Sonra?” dedim.
“Bir kısmı geri vermemek üzere onda kalıyor. Kalanlar hayatı boyunca o en lezzetli, en tatlı yanını arıyor. O sebeple insanların bu şehri karış karış gezme isteği biraz da bundan.”
Ne kadar da haklıydı.

Sessizliğe teslim olduk. Dışarıdan sesler yükseldi bir ara. Tüfekli askerlerin nizami postal gürültüsü ve yağmur cama vuruyordu. Birden korkunç bir yorgunluk çöktü üzerime. Günlerdir ilk kez içimdeki uğultu susmuştu. Ve omzumdaki yaranın sızısı. Pardösümü çıkarıp sandalyenin kenarına bıraktım.
Cebimdeki küçük kırmızı defter halının üzerine düştü. Umursamadım. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan koltuğa uzandım. Yüksek tavana baktım bir süre. O hâlâ balkondaydı. Silüeti yağmurun fonunda titreşiyordu. Gözlerim ağırlaştı. Uykuya dalmadan şunu düşündüm:
Belki de insanın bütün hayatı geç kalınmış bir yere, geç kalınmış birine varmaktan ibaretti.

Sonra karanlık yavaşça üzerimi örttü.
Eva Polyakova’nın yağmur fonundaki silüetini de.

Bu içeriğin etiketleri
,
Yazar Hakkında: Serkan Erkoç

Kekre Geceler

Gölcük depreminin hengâmesinde şehirde hikâyeler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Hangisi gerçek, hangisi korkunun...
Devamını Oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir