
Sokaklarda gezerken üşüdüğünü fark etti. Halbuki tüm vücuduna yayılan bir ateşle uyanmıştı sabah. Onu yakmayan sadece ısıtan bir alevin ortasında kaldığını görmüştü rüyasında. Çok rüya görmezdi. Gördükleri de onu birkaç gün gerçek hayata alışma sürecinde zorlardı. Sıcak bir şeyler içse iyi olacaktı yoksa bedeninin soğukluğu etrafı dondurmaya yetecek gibiydi.
Galata’nın sokakları insan kaynıyordu yine. Turistlik bir mekân olmasının yanı sıra kendi milleti için de değerli yerlerdi buralar . Fotoğraf çekmek isteyenlerin de uğrak yeriydi. O kuleye çıkan yolların tamamı antika değerindeydi. Sokakların sakinleri pek değerini bilmese de yokuşları Beyoğlu’na, Karaköy’e olan yakınlığıyla meşhurdu.
Onu ilk kez arkadaşlarıyla kulenin ayak ucunda yukarı çıkmak için koca kalabalıkla kavga ederken görmüştü. Gözlerindeki alev o zaman ilgisini çekmişti. Kalmak ve kaçmak arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştı o gün. Gözler kalbin yansımasıydı. Derin bir bakış yanına da biraz mimik eklenince insanı anlamak zor olmuyordu.
Terslemekten korkup kendini geri çekmişti ondan. Oysa göz göze geldiklerinde ateşin kıvılcımlarının arasında sadece öfkenin olmadığını da anlamıştı. O gözlerde yaşam vardı istek, arzu, öfke ve şefkat. Karşısındaki insanı davet ediyordu sanki kendisine…
Sonraları çok düşünmüş o bakışı kendi içinde evirip çevirmişti çok kereler.
Ateşin vücut bulmuş, ete bürünmüş halinin göstergesiydi. İnsan bile bile hırpalanmaya göz yumar mıydı? Bunun cevabını rüyaları vermişti… Yaşamak istiyorsa o adımı atmalıydı. Tadına vararak, acele etmeden pekâlâ yapabilirdi bunu.
Kaçtığı hislerle allak bullak olmuş ruhunu şimdiden başlamıştı örselemeye. Kendini bulmaya niyetliydi. Buna bu sabah karar vermişti. Tek yapması gereken çıktığı yolun sonunda ona varmaya çabalamaktı. Peki bunun için geç mi kalmıştı? İşte buna verecek bir cevabı yoktu…