
Gördüğümüz gerçek mi yoksa bir yansıma mı?
Kimsin sen?
Bir su birikintisi mi? Bir çift göz yoksa aynadaki bir suret mi? Yansımanın fiziksel görüntüsünden ziyade bizi ilgilendiren yönü tamamen duygularımızdaki karşılığıdır. Baktığımız gözle gördüğümüz içsel bir süreçtir; acı, hüzün, sevinç ve mutluluk ifadelerinin yansımaları. Bunlar yüzeyde değil, bakışın “tâ” içinde en derininde. Titreyen bir dalga gibi…
Peki, neden bazen aynaya baktığımızda kendimizi tanımakta zorlanıyoruz? Bunu hiç düşündünüz mü? Aynalar biraz tuhaf tabii, suç onlarda değil ki, durgun bir görüntü farklı geliyor bizlere, sanki başka biri, yabancı tanıdık bazen de vahşi…
Kendimize dokunabilir miyiz aynadan, suların birikintisindeki gölgelerden? Tüm çıplaklığıyla yansımamızı görmek rahatsız eder ruhsal doyuma ulaşamayan bedenimizi. Görmek, hissetmek çoğu zaman herkesin büyük yarası olmuştur. Olmasını istediğimiz, ama olanı kabul edemediğimiz yapılarla oluşuruz bizler. Çoğu zaman ilk defa görülmek, ilk defa görmek canımızı acıtır. Çünkü aynalar yalan söylemez ve biz onlara inanırız, kendi görüntümüzü reddetmek istesek bile. Tuhaf bir çekim var aslında aynayla aramızda; bakmaktan vazgeçemiyoruz, bakınca yaralarımızı bazen de gücümüzü ele veriyoruz kendimize.
Ve ne garip ele verdiğimiz anda kurtuluşumuz başlıyor… Yansımamız şefkatli bir yaratıcıya dönüşüp sarmalıyor gerçek suretini…
Sonra sessizlik…
Aynanın karşısında fısıldıyor Virginia Woolf : “Koridordaki aynada kendimi görüyorum, bu gerçek ben buradayım.”