Eksikliğin İçinde Yaşamak

Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

 

Çünkü o ilk bütünlük, o mutlak tamlık hissi aslında çok kısa bir anın içinde saklı: Anne kucağında, henüz “ben” ile “öteki” ayrışmamışken, aynanın karşısına geçip kendimizi bütün olarak görmeye başlamadan önceki o saf, eksiksiz varlık hali. Lacan’ın ayna evresinden önceki o tek gerçek tamlık anı. Sadece anne kucağında olma hali.

Sonra büyüyoruz. Benlik oluşuyor. Ayrılık başlıyor. Ve içimize yerleşen o yapısal eksiklik duygusuyla tanışıyoruz. O andan itibaren hep bir şey eksik. Hep bir parça yarım. Hep bir “tamamlanmamışlık” hissi taşıyoruz içimizde. Bu boşluğu doldurmak için ömür boyu bir şeyler yapıyoruz: hedefler koyuyoruz, “şu olursa”, “şu kişi beni gerçekten sevse”, “şu başarıyı elde etsem” diye kendimize vaatlerde bulunuyoruz, sürekli bir “sonra”ya koşuyoruz.

Bazen gerçekten tamamlanmış gibi hissettiğimiz anlar da oluyor tabii. Çoğu insan hayatında birkaç kez bu anları yaşamıştır:

  Çok sevdiği bir şarkının nakaratına tam eşlik ettiği o, saniyelerde

  Birinin gözlerinin içine bakarken gerçekten görüldüğünü hissettiği o kısa, çıplak, anda

  Bir romanın, bir filmin, bir tablonun içine gömülüp kendini tamamen unuttuğu derin, dalışta 

  Orgazmın hemen öncesindeki o nefes kesen, zamanı durduran birkaç saniyede

Bunlar gerçek, yoğun, aşırı haz anları. Ve evet, o anlarda insan kendini eksiksiz, bütün, tamamlanmış hissediyor. Ama hepsi geçici ve  kaybolmaya gebedir. Çünkü kalıcı tamlık mümkün değil. Neden? Çünkü eğer o boşluk gerçekten ve kalıcı olarak dolsaydı arzu diye bir şey kalmazdı. Arzu biterse de öznenin bir anlamı olmaz. Bizler arzulayan özneler olarak varız. Arzusuz kalan bir varlık, yaşayan, hisseden, isteyen bir özne olmaktan çıkar. Sadece var olur fakat  yaşamaz.

İşte bu yüzden insan sürekli bir şeye ihtiyaç duyar;

bir “sonra”ya,

bir “eğer”e,

bir “keşke”ye,

bir “biraz daha”ya.

Tamlık bize yapısal olarak yasaktır.

Ve bu yasak aynı zamanda bizi canlı tutan şeydir.

O yüzden hayatı bütün halleriyle yaşamaktan başka çare yok: Eksikliğin sızısını da o anlık tamlıkların baş döndürücü hazzını da ikisini birden kucaklayarak. Eksik olmayı öğrenebilmek, ama aynı zamanda o nadir, geçici tamlık anlarının kıymetini de bilebilmek.

Belki de mesele şudur: Ne eksiklikten kaçmak  ne de tamlığa saplanmak. İkisinin arasında salınarak o gerilimle yaşamayı kabul etmek.

Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir