
Çünkü o ilk bütünlük, o mutlak tamlık hissi aslında çok kısa bir anın içinde saklı: Anne kucağında, henüz “ben” ile “öteki” ayrışmamışken, aynanın karşısına geçip kendimizi bütün olarak görmeye başlamadan önceki o saf, eksiksiz varlık hali. Lacan’ın ayna evresinden önceki o tek gerçek tamlık anı. Sadece anne kucağında olma hali.
Sonra büyüyoruz. Benlik oluşuyor. Ayrılık başlıyor. Ve içimize yerleşen o yapısal eksiklik duygusuyla tanışıyoruz. O andan itibaren hep bir şey eksik. Hep bir parça yarım. Hep bir “tamamlanmamışlık” hissi taşıyoruz içimizde. Bu boşluğu doldurmak için ömür boyu bir şeyler yapıyoruz: hedefler koyuyoruz, “şu olursa”, “şu kişi beni gerçekten sevse”, “şu başarıyı elde etsem” diye kendimize vaatlerde bulunuyoruz, sürekli bir “sonra”ya koşuyoruz.
Bazen gerçekten tamamlanmış gibi hissettiğimiz anlar da oluyor tabii. Çoğu insan hayatında birkaç kez bu anları yaşamıştır:
Çok sevdiği bir şarkının nakaratına tam eşlik ettiği o, saniyelerde
Birinin gözlerinin içine bakarken gerçekten görüldüğünü hissettiği o kısa, çıplak, anda
Bir romanın, bir filmin, bir tablonun içine gömülüp kendini tamamen unuttuğu derin, dalışta
Orgazmın hemen öncesindeki o nefes kesen, zamanı durduran birkaç saniyede
Bunlar gerçek, yoğun, aşırı haz anları. Ve evet, o anlarda insan kendini eksiksiz, bütün, tamamlanmış hissediyor. Ama hepsi geçici ve kaybolmaya gebedir. Çünkü kalıcı tamlık mümkün değil. Neden? Çünkü eğer o boşluk gerçekten ve kalıcı olarak dolsaydı arzu diye bir şey kalmazdı. Arzu biterse de öznenin bir anlamı olmaz. Bizler arzulayan özneler olarak varız. Arzusuz kalan bir varlık, yaşayan, hisseden, isteyen bir özne olmaktan çıkar. Sadece var olur fakat yaşamaz.
İşte bu yüzden insan sürekli bir şeye ihtiyaç duyar;
bir “sonra”ya,
bir “eğer”e,
bir “keşke”ye,
bir “biraz daha”ya.
Tamlık bize yapısal olarak yasaktır.
Ve bu yasak aynı zamanda bizi canlı tutan şeydir.
O yüzden hayatı bütün halleriyle yaşamaktan başka çare yok: Eksikliğin sızısını da o anlık tamlıkların baş döndürücü hazzını da ikisini birden kucaklayarak. Eksik olmayı öğrenebilmek, ama aynı zamanda o nadir, geçici tamlık anlarının kıymetini de bilebilmek.
Belki de mesele şudur: Ne eksiklikten kaçmak ne de tamlığa saplanmak. İkisinin arasında salınarak o gerilimle yaşamayı kabul etmek.